8 Mart’ı iplemeyen 3 kadının 8 Mart’ı

Yazar jawscod2

HEM çalışan, hem konu edilen hem de hedef kitle olarak kodlanan kadının medyada varoluş biçimiyle başlayalım isterseniz. Medya’da kadın denilen olgu hakkında tespitleriniz ne?Mutlu Tönbekici: Medyadaki kadın tipi en başta ‘çıplak kadın’. Ev kadını ancak üçüncü sayfaya haberi olarak yer alabiliyor gazetelerde.

Nihal Bengisu Karaca: Her gün işine gidip gelen, sorun çıkartmayan, okumuş kadın pek yer almaz medyada. İş hayatında çok sivrilecek, merdivenleri hızla çıkacak, bir başarı öyküsünün kahramanı olacak ki yer alsın. Oysa çalışan kadın, sorunları açısından oldukça mümbit bir alan.

Sevim Gözay: Toplum yapısında bir uçurum olduğu için kadın konusu açıldığında iş gelip mağduriyete dayanıyor. Bu yüzden de sözünü ettiğimiz o orta sınıf kadının güncel dertleri çok tali ve lüks meseleler olarak kalıyor. Bunlarla ilgili bir şey yapmaya kalktığınızda da ‘şu sizin kadınsı şeyleriniz’ deniyor.

Mutlu: Fakat gazete okuyanlar da dertleri fuzuli addedilen o kentli orta sınıf kadın. Bunlar da ancak sağlık, güzellik, diyet haberlerinin okuyucuları olarak kodlanmış.

Sevim: Bu da satın alma rehberliği dışında ne veriyor ki.

Nihal: Kadın meselesi hep ekstrem noktalardaki hak talebi çerçevesinde gündeme geliyor. Ama kendine yatırım yapmış, okumuş ve bir şeyleri başarmış, bir kadın var ve bu kadını o noktaya getiren başarma duygusuyla ilgili de bir şey göremiyorum ben.

Fakat bir taraftan da ‘Çocuk da yaparın kariyer de’ klişesinin altı çokça çiziliyor. Bu kadın tipi erkekler tarafından bile idealize ediliyor.

Mutlu: Medya bu kadına çalışıyor zaten. Her gün yeni bir selülit kremi haberi, her gün yeni bir diyet listesi. Osman Müftüoğlu her gün bir vitamin listesi veriyor, günlük vitamin ihtiyacımızın tutarı 5 YTL. Bu hiçbir şekilde dar gelirlinin yapabileceği bir şey değil.

Bu kadının başka hiçbir derdi yok mudur yani. Medya kadını bu şekilde kodlayarak ve bu tür haberler servis ederek orta sınıf, eğitimli, kariyer sahibi kadına hakkını teslim mi etmiş oluyor?

Nihal: Bu kadınlar aynı zamanda anne, ama çalışma saatleri, koşulları, çocukların kreş ihtiyacı vs gibi hukuki boyutu da olan sorunları mevzuu etmiyor.

Mutlu: Çocukların bakımı fabrika düzeyinde çalışan kadının sorunu. Orta sınıf kadın, çocuğunun bakımı problemini maddi imkánlarıyla bir şekilde aşıyor.

Sevim: Asıl mesele ‘Çocuk da yaparım kariyer de’ anlayışında. Başarıyorsun ama, evli değilsen bu yarım bir başarı sayılıyor.

Nihal: Çünkü o da bir modern başarı ölçüsü, işinde başarılı olacaksın ama evli ve çocuklu da.

Mutlu. Medya’da kadının alması gereken şekil acayip derecede keskin. 1.70 boyunda olacaksın. 65’in altındakiler cüce sayılıyor; kalçan 90’ın üzerindeyse insan bile değilsin.

Nihal: Bu halde nasıl yazı yazabiliyorsun! (Gülüşmeler)

Mutlu: Medyadaki bütün erkeklerin selülit denen şeyden haberi var. Sabah akşam bizim zayıflamamız gerektiği, selülitlerimizden kurtulmamız gerektiği söyleniyor.

Sevim: Hep neşeli, pozitif olmak zorundayız bir de.

Mutlu: Mümkünse dekolteli. Ertuğrul Özkök bize, ‘Bana yaşlı kadın ve sümüklü çocuk fotoğrafı getirmeyin’ derdi. Hürriyet’te yaşlı kadın ve sümüklü çocuk fotoğrafı göremezsiniz.

HÜRRİYET BİLE ÇOK YOL ALDI

Medya çalışanlarının büyük çoğunluğu kadın ama. Neden bu bakış kırılamıyor, yoksa erkeklere bir eleştiri olarak yönelttiğimiz bu durumun sorumlusu sadece erkekler değil mi?

Sevim: Medyada çalışan kadınlar da erkeklerle işbirliği içinde bence.

Nihal: Zaten bu çark o dile eklemlenme potansiyelini görmek istiyor.

Medya mensubu kadınların kadın haberleri üzerinde hiç mi etkisi yok?

Mutlu: Var elbette. Hürriyet’te bile, bu bakışın kadınlar sayesinde değiştiğini rahatlıkla söyleyebilirim. 94’te Hürriyet’te hakikaten pespaye bir bakış vardı kadına. Nurcan Akad’lar, Neyyire Özkan’lar sayesinde bu tip şeyler ufak ufak kalktı. Tamamen değişmese de eskisi gibi de değil.
BİZDE DE AYŞE ARMAN OLSUN

Kadın gazeteci sistemi dönüştüremeden, bu yaklaşım nedeniyle dönüşüyor olamaz mı? Medyadaki başarılı kadının taviz veren kadın olduğu yönündeki yanlış ama genel bir algı da var.

Sevim: Bunu neredeyse mecburi zannedenler hatta bunun dışındakilerin medyada hiç yer alamayacağını düşünenlerin var ama gerçek olmadığı da ortada. İstisnalar olsa da.

Mutlu: Yeşilçam için de söylenen genel geçer dedikodu bu. Çok kaba bir örneğini de yaşadık ama ayıplandığını da gördük.

Medyada kadın kontenjanı diye bir şey var mı peki, bir kadın yazar tutunca, benzeri köşeler mi açılıyor?

Sevim: Ayşe Arman bir milat oldu. Kadınların içsel dünyalarını o kadar cesurca ortaya döktü ki Ayşe, inanılmaz bir ses çıktı. Genel yayın yönetmenleri ‘Bizim de Ayşe Arman’ımız olsun’ demeye başladı. Bu da çok normal ama herkes böyle değil.

Mutlu: (Nihal’e) Şehirli orta sınıf kadınlara hitap eden bir şey yok, diyorsun ama aslında tersi. Ayşe ile başlayan böyle bir şey var. Çünkü onlar okur, müşteri yani. Yazılarında kendimi buldum diyorlar.

Nihal: Evet ama o kitlenin hakiki problemlerine ne kadar değiniliyor?

Sevim: Nedir mesela hakiki problemi orta sınıf kadının?

Nihal: O kadının aynı zamanda anne ve bununla ilgili yaşadığı sorunlar var. Hayatı modern şekilde tezahür etmiş olsa da geleneksel aile modeli sürüyor çoğu kadın. İdealize edilen modern kadın imajının aksine. Zira sanıldığı gibi, mutfağa girip öpücükten sonra salata yapan kocalara sahip değiller.

Sevim: Erkekler genellikle modernliğe uygun tipler değiller zaten.

Nihal: Kötü dadı haberlerinin ardından çalışan ve kariyerinden vazgeçmeyen çoğu kadın çocuğunu bakıcıya vermemek için annesi veya eşinin annesini yanına çağırdı, mikro göçler yaşandı. O açıdan pek çok çalışan kadın kariyerini anneanneye borçlu.

Mutlu: Haklısın. Çalışan kadın moderndir, röflelidir, sadece bara gider, içki içer, alışveriş yapar sanılıyor.

Modern hayata, moderniteye kadınlar erkeklerden daha mı açık hakikaten? Modern hayat erkeği konforsuz bir alanı mı çekiyor ki erkek geleneksel modelden kopmak istemiyor?

Sevim: Aile erkeğin çıkarına olduğu için erkekler moderniteye daha dirençli, bizim gibi değiller. Bundan rahatı var mı, o çalışacak, kadın da ona bakacak.

Nihal: Bir de erkek, evlenerek başka kadınlardan feragat ettiğini, kadına lütufta bulunduğunu düşünüyor. ‘Bu teveccüh lütfen bir şeylere tekabül etsin’ durumu.

Sevim: ‘Bak kendimi sana vakfediyorum. Sen de eşek değilsin ya, kıymetimi bil’. (Gülüşmeler)

Mutlu: Bu genellemeler eğlenceli ama hangi kesimden bahsediyoruz? Şimdiye dek tanıdığım erkek tipine uymuyor bunlar.

Sevim: Ama biraz konuşunca çoğunun böyle olduğu görülüyor. Kesim de, maaş da fark etmiyor. Söylesen reddeder zaten.

Nihal: ‘Ne demek canım, ben demokrat ve liberal bir erkeğim’ diyen de böyle, Peygamberin ne kadar müşfik ve sevecen olduğunu, yeri geldiğinde kendi işini yaptığını anlatan da. Teori düzleminde kabul etse de iş pratiğe gelince, kıyısından geçmedikleri de görülüyor.

Sevim: Sonuç olarak modern hayatın getirilerini tüketmeye talip olanlar kadınlar hep. Sanat sayfalarını takip edenler, bir yere gidelim organizasyonlarını, alışverişi yapanlar… kadınlar. Araba tasarımları da kadın denekler üzerinden kararlaştırılıyor. Modern hayat ve onun getirdiği nesneler artık kadına hitap ediyor daha çok.

HAYAT FEMİNENLEŞMİYOR

Kadının seçici, belirleyici olduğu bu durum hayatı kadınsılaşıyor mu peki?

Sevim: Daha ehlileşmiş bir dünyada yaşıyoruz sonuçta. Evet hayat daha kadınsı.

Mutlu: Ben hayatın hiç feminelleştiği kanısında değilim. Sokakta yürürken en galiz küfürleri duyuyorum. Orada kadın olduğunu gördükleri halde değişmiyor bu. ‘A onlar da bizdenmiş’ durumu var sanki.

Kadının bunu kaldırabileceği zannı mı yerleşti kadın sosyalleştikçe?

Sevim: Kadınlar yaratmadı bunu ama iş birliği yaptı. Kadın da bu düzene kafa tutmaya, küfretmeye başladı. Böyle olunca da ‘Abi otur, sen de bizdensin’ meselesi çıktı. Hem kadın tek başına çok mu güzel bir şey mi ki kadının hayatı güzelleştirmesi gerekiyor? 18.yy edebiyatçılarından biri diyor ki; ‘Bir odaya erkek girmeden kadın hálá kadın mıdır’. Bu çok önemli bir soru bence.

Nihal: Kemal Derviş bile ‘İçim kararıyor, hep erkek, hep erkek. Kadınlar da olsun gözümüz gönlümüz şenlensin’ demişti. Kadınların siyasete katılmalarını gerekçelendiren bir cümle bu, söyleyen de Kemal Derviş, herhangi biri değil!

KADINA AKSESUAR MUAMELESİ

Sorun da bu değil mi zaten? Kadın ve erkeğin her alanda eşit olması gerektiğini söyleyen biri bile, kadını ortamı güzelleştirecek aksesuar gibi görebiliyor.

Nihal: Uyanık, akıllı kadın klişesi var mesela. Bu beklenti ‘bu tür’ kadınlar için geçerli. Normalde atılgan, rekabetçi, hırslı olan, hayatı güzelleştirme bağlamında erkekten farkı olmayan kadın da o farklılıklarını üzerini silmiştir. Ama karşı cinsin yanında ‘Nasılsınııız, ay ne kadar güzel değil mi’ gibi cümleler kurar, yer yer şirineyi, yer yer afeti, yer yer latifi oynar.

Mutlu: Öyle kadın ne yapar eder, cinselliği kullanır, bir bakışı, duruşu, kaprisiyle kocasını incitmeden idare eder. Modern dayatmalarla karşılaşılan yerde de tuhaf, çifte standartlı durumlar çıkıyor.

Yoksa modern hayata ayak uydurmaya çalışarak doğamıza aykırı bir şey mi yapıyoruz? Belki de hem kendimizi, hem erkekleri bu nedenle hırpalıyoruz?

Sevim: Ama seçeneğimiz yok ki. Dünya moderniteye gidiyor. Yapmamız gereken bunun içinde rahat yaşamanın yollarını, kendimize uygun varoluş biçimlerini bulmak.

Geçtiğimiz yıl zor bir yıldı, süreç bir şekilde kadını öne çıkardı. Medyada da kamplar üstü, yasaklara karşı hak ve özgürlüklerden yana, vicdan sahibi yeni bir kadın yazar tipi öne çıktı sanki.

Mutlu: Bence bu anlamda bu son dönem çok özel ve güzeldi. Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde siyaset yazmayan tek kişi kalmadı. Ayşe Arman, Tuğçe Baran, Elif Aktuğ gibi ‘bunlar light’ denilen kadın yazarlar da siyaset yazdı. Bu ‘açık saçık kadınların’ veya ‘beyaz Türk kadınlar’ın da görüş sahibi olduğu anlaşıldı. Kadınlar olarak son 10 aydır hallaç pamuğu gibi atıldık. Beğen veya beğenme ama kadınların mitinglerde meydanlara çıkması çok ciddi bir hareket. Evvelden sadece türbanlı kızlar haklarını savunuyorlardı. Beyaz Türk kızı hiçbir zaman hışır hışır meydanlara çıkıp bayraklarla dolaşmıyordu. Türkiye’de belki de ilk defa kadın selülit ve çocuk doğurmak dışında da bu kadar önemli oldu.

Sevim: Neredeyse toplumun nasıl bir toplum olacağını belirleyecek noktaya geldi.

Mutlu: ‘Türbanlı erkekler’ yıllardır okuyor, laiklik zarar görmüyor da kapalı kızlar okumaya başlayınca mı, Türkiye birden bire İran oluyor? Bu ne ikiyüzlü, terbiyesizce bir şeydir! Kamuda da var ‘türbanlı erkek’. Hizmet alan hizmet veren sorunu o zaman yoktu da, kadınlar doktor olmaya kalkınca mı oldu? Türkiye’nin şuan ki aşaması kritik değil, çok güzel ve olumlu. Tüm kavgaya rağmen Cumhuriyet tarihinde 1920’lerden sonra ilk defa kadının artık doktor, avukat, şu bu olup olamayacağı konuşuluyor.

KADIN PROPAGANDASI

Süreç nasıl işliyor peki?

Mutlu: Eski alışkanlıklarımızdan vazgeçmiyoruz. Kadını geri zekálı yerine koyma durumu var. ‘Efendim türbanlı kızlar okula girerse diğer kadınlar kendilerini kötü hissederlermiş, kapanırlarmış’. Yani kadınlar bu kadar kişiliksiz ve etki altında. O zaman karşı çıktığın sen de ‘iki kadının şahitliği bir erkeğinkine denktir’ demiş oluyorsun! Adama bakmıyoruz yanındaki kadına bakıyoruz, başı açık mı kapalı mı, diye. Kadını yüceltiyor mu aşağılıyor mu belli değil.

Nihal: Kadınlar başlarını erkekler istediği için örtüyor ya; erkeklere açtırın karılarınızın başlarını demeye gelen laflar edildi. ‘Mütesettir’ kadın kendi kararlarını kendisi veremeyen bir kadın olarak kodlanıyor.

Sevim: Bu düpedüz aşağılama…

Nihal: Modern açık kadın kendi kararlarını kendi verebilen kadındır ön kabulü var bir yandan da…

Sevim: Başı açık kadınlar için kendi kararlarını kendisi verebilen kadın diye bir genelleme yapılabilir mi? Akıl alır bir şey mi?

Nihal: Aslında sadece başı kapalı kadını değil başı açık kadını da aşağılayan bir yaklaşım bu. Baskı altında kalacağı vehmini üreterek aslında başı açık kadına da hiç inanmadığını gösteriyor.

FEMİNİST TÜRBANLILAR

Mutlu: ‘Herkese özgürlük’ bildirisini yazan başörtülü kadınları çok takdir ettim ben. Bu metin, ‘türbanlı erkekler’den çıkmadı, türbanlı kadınlardan çıktı. Bu da çok ciddi feminist bir şey değil midir?

Sevim: Tabi canım kesinlikle bu feminizm hareketidir.

Mutlu: Bu taşın altına onlar koydu elini ya, tüylerim diken diken oldu.

Başörtülü kadınlar feminizmin taşıyıcılığını yapıyorlar, diyebilir miyiz?

Sevim: Kesinlikle evet.

Nihal: Tabiî ki çünkü mücadele ettikleri haklar, talepleri dini değil kamusal alanda var olma gibi modern talepler.

Mutlu: Üstelik İslami basında haberleri çıkmadı. Başörtülüler kendi erkeklerini de sınıyor. Bundan sonra laikçiler zar zar öter, ama önemli değil. Bundan sonra İslami çevrede ciddi yüzleşmeler olacak. Bu kızlar muhakkak ki dışlanacaklar çünkü vicdan ve zeká hiç sevilen şeyler değil. Hele ki kadın da. Tahammül fersah bir durum, çok işiniz var.

Nihal: Kendi itikadi değerlerine sadık kalarak ama bir şekilde modernizmin, seküler aklın açtığı yollardan bulduğu çıkışların karşılıkları dinlerde de bulunabilir. Semavi dinlerin müesses yorumları, kadınlar açısından can sıkıcı uygulamalara yol açmış olabilir ama Peygamber’e baktığında kadının sosyal statü olarak erkekle eşit olduğunu gösteren deliller bulabilirsin.

NE İSA’YA NE MUSA’YA

‘İslami sosyete nereye gidiyor, nereden giyiniyor bilmiyoruz. Onların da cemiyet haberlerini okuyalım. Çok da merak ediyoruz’ tadında şeyler yazıldı. Özellikle köşe yazarlarında böyle bir merak var, neden?
Sevim: Başörtülüler dinin bir gereği olarak başlarını örtüyorlar. Bunun temelinde bir mahremiyet algısı var. Elbette ki özel hayatlarını açmakta çok daha fazla direnç göstereceklerdir.

Mutlu: Özel hayat değil ille de. Bence düğünleri dernekleri yok mudur? Sergi açılışına, şuraya buraya gidiyorlardır herhalde, neden göremiyoruz gibi bir şey daha çok.

Nihal: Oray Eğin, neden snop etkinliklere katılmıyorlar diye bir yazı yazmıştı mesela.

Mutlu: Başbakan’ın oğlu Bilal’in düğününde inanılmaz şık tesettürlü kızlar görmüştüm. Son derece stil görünümlü bir halleri vardı, çok da güzeldi. O kızların gittikleri yerler mesela, bunu merak etmek de anlaşılır bir şey bence.

Sevim: Onur Baştürk yazmıştı geçenlerde, bir defileye gitmiş, ön sıralarda bir başörtülü oturuyormuş, defile kadar o da izlendi diyordu. ‘Aman Allah’ım buralara kadar geldiler’ bakışı atılıyor aslında.

Nihal: Üstelik bir stil, hoşluk göze çarpıyorsa bu sefer de bel altı vurmaya başlıyorlar. ‘Ama bak güzel gözüküyorsun, madem böylesin o halde neden başını kapatıyorsun?’ diye sormalar falan…

Mutlu: Bundan bize ne? Laikliği din referansıyla tartışamazsın ki.

Sevim: Tartışma oradan çıkıyor zaten: Laikçiler soruyor en başta, Kuran’da var mı yok mu diye.

Mutlu: Bu laiklerle dincilerin savaşı değil, az dindarlarla çok dindarların savaşı, bana öyle geliyor. Gerçekten özgür düşüncenin ne olduğunu kimse bilmediği için ve Türkiye Cumhuriyeti de bunu bize öğretmediği için…

Nihal: Laik düzen diyorsun ve Meclis çatısı altında dinimiz derki falan diye söze başlıyorsun.

Mutlu: ‘Türbanlı kızların üniversiteye girmesi, çağ dışıdır, gericiliktir dinimize de saygısızlıktır.’ Baykal, hoca gibi fetva veriyor.

Sevim: Ben bu kamusal alan probleminin üniversitelerle değil kadınların askere alınmasıyla çözüleceğine inanıyorum. Kadınları askere alınıyor olsalardı başörtülü kadınları da alırlar mıydı yoksa ‘lütfen siz evlerinize buyurun biz sizin yerinize de savaşırız’ mı diyeceklerdi.

Mutlu: Türbanlı erkekler çatır çatır askere gidiyor, en önce de onlar ölüyor.

Sevim: Ayrıca bir insan laik ölebilir mi?

Mutlu: İnsanlar laik olmaz yasalar olur.

Sevim: Ben bir programda böyle dedim de, laik bir kadın beni az kalsın boğazlıyordu. Ben insan laik olmaz, demokrat falan olur dedim, kadın bana ‘Neeeee’ dedi, ‘Bunu ilk Tayyip Bey söylemişti’. Ben de ‘Aaaa demek ki aynı şeyi düşünüyor muşuz’ dedim.

Mutlu: Laikliği dini referanslarla tartışamayacağımız gibi laikçi referanslarla da tartışamayız. Bizim gibi yazarlar hep dincilere muhalefet eden kesimin üstüne giden yazılar yazdı. Nasıl beraber yaşayabiliriz üzerine kafa yormamız gerekiyor. Bunun için önce bu temel insan hakkı ihlalinin giderilmesi gerek.

Sevim: Bu yasak başörtülülerde öfke yaratıyor mu? Bunca yıldır gasp edilen bir hak var çünkü. Bunun karşısında sakin durabilmek oldukça güç olsa gerek. Yasanın çıkması zafer duygusuna yol açtı mı mesela?

Nihal: Yasak can acıtıyor, tabii ki öfkeye de yol açıyor fakat din, insanı bu konuda da biraz teskin ediyor.

Kimse çıldırmadı mesela, tevekkülle sürdürülen bir eylem içindeydi başörtülüler.

Nihal: Başka bir seçenek yok ama. Çıldırma lüksüne sahip değilsin, yeise düşemezsin. Dünyevi meselelerle sınandığında da iç dünyandaki bütünlüğü korumak durumundasın.

Tersi bir durum olsaydı, başı açık olmak yasaklı olsaydı nasıl bir tepki verilirdi? Bunu düşünebiliyor muyuz?

Nihal: Yoksa azınlık mıyız duygusu bile nasıl bir öfke yarattı, hep beraber gördük. İlk önce belli yerlere eşi başörtülü birilerinin gelmesiyle ortaya döküldü bu öfke. Şimdi de üniversitelerde başörtüsü yasağı kalkıyor diye.
SÜMÜKLÜ 8 MART!

8 Mart sizin için ne ifade ediyor?

Sevim: Ben aynı zamanda bir televizyoncu olarak, tüm özel günler gibi 8 Mart’ı da bir angarya olarak görmüşümdür. Mecbur kalıp bu konuyla ilgili bir program yaparsın ve bu her yıl, her yıl tekrarlana tekrarlana anlamsız bir şeye dönüşür. Ama bu sene itibariyle daha özel bir atmosferi var. Başörtüsü ve başörtüsü üzerinden kadının bu kadar çok konuşuluyor olması bu 8 Mart’ı diğer 8 Mart’lardan daha anlamlı kıldı.

Mutlu: Sümüklü bir 8 Mart olmaktan kurtulup daha haysiyetli bir 8 Mart oldu.

ASIL FEMİNİST HÜLYA AVŞAR

Feminist misiniz peki?

Sevim: Ben değilim, artık dünyada kimse feminist değil. Postfeminist bir evredeyiz. Feminist ablalarımızın bize öğrettiklerini okumuş anlamış birisi olarak bu günün dünyasında yaşıyor olmaktan mutluyum. Feministler olduğu için bugün bizler bu kadar özgür yaşayabiliyoruz aslında.

Mutlu: Bugün orgazmdan bahsedilebiliyorsa 200 yıl evvel kadının da duygularının olduğu, cinsellikten zevk alabileceği kabul edildiği içindir. Bildiğimiz anlamda maço, erkeksi, lezbiyensi feminizm çoktan bitti, böyle bir şey yok zaten. Ama hakikaten Hülya Avşar’ın feminist değilim demesi çok komik çünkü duruşunla sen tam da o 200 yıllık feminizm süzgecinin bir ürünüsün, tek başına çatır çatır duruyorsun.

FİRDEVS’LER ARTIKÇA TÜRKİYE NORMALLEŞİYOR

Başörtülüler medyada sadece yasak dolayısıyla yer alıyorlar. Hiçbir dizide başörtülü bir karaktere rastlanmıyor mesela.

Mutlu: Modern ve geleneksel kadın tipi inkár ediliyor aslında. Bu kadınlar geleneksel olarak kodlanılan bir giyim şeklini modernize ederek kullanıyorlar. Laikçi basında türbanlı kızı malzeme yapan bir tek, Latif Demirci. Press Bey’de Firdevs’i çizdi; Sabit’in sevgilisi modern bir türbanlı kadın. Hiçbir dizide, yarışma programlarında, reklámlarda türbanlı kadın yok. Hürriyet’in reklámı mıydı? Biri marksistmiş, biri bilmem neymiş falan filan, ‘Biz bir aileyiz’ diyor. Ama türbanlı kızımız orada da yoktu.

Nihal: Anne bile başörtülü değildi.

Mutlu: Herkes sordu o zaman türbanlı kızımız nerede diye, ben de sordum. STV’deki dizlerde var ama onlar da kör gözüne parmağım şeyler. Bir tek Hacı’da vardı…

Nihal: Cüneyt Ülsever’in senaryosunu yazdığı dizi. İlk ve son oldu. Genç kentli, okuyan, çalışan bir başörtülü kadın. Aslında izleyicinin hikáyesiyle özdeşleşebileceği bu tip popüler kültür ürünlerinde daha erken üretilseydi bugün bu meselenin algılanışı daha farklı olurdu.
Sevim: Bence bundan sonra hızla üretilmeye başlanacak.

BASIN TÜRBAN DUVARI ÖRÜYOR

Medyanın türban üzerinden kurduğu korku sahici mi gerçekten yoksa bir balon mu?

Mutlu: Arkadaşlarıma soruyorum; 20, 30 yıldır tanıdığınız arkadaşınız olarak diyelim ki örtünmeye karar verdim, bitecek mi arkadaşlığımız? Maalesef ‘tereddüt ederiz’ diyenler oldu.

Nihal: Bu bile, bunca yıl, geçmiş bile kefalet teşkil etmiyorsa ne eder?

Mutlu: Bu çok ümit kırıcı. Örülen duvarın bu kadar yüksek ve kalın olmasına inanamıyorum. Belki de duvarı basın örüyor. Basın bu kadar mevzu etmese böyle olmayacak.

Mutlu: Peki, İslami kesim, laikçi kesimin korkularını bertaraf edecek güvenceyi verdi mi?

Nihal: Bunun yolu nedir?

Mutlu: Başbakan söyledi ama bence bunu defalarca dile getirmeliydi. Benim alt komşum, üst komşum çarşaflı. Ben onlar dindar diye daha iyi insanlar olduklarını düşünmüyorum fakat kira kontratını imzalarken ‘Abicim birbirimizin hayatına karışıyor muyuz karışmıyor muyuz?’ diye sordum. ‘Parti vermeyeceksen her gün, günahı senin’ dedi. Birbirimize müdahale etmedikten sonra ister çarşaflı olsun ister hepten açık fark etmez. Yaşıyoruz işte hep birlikte, geçen gün bir sağlık sorunum olduğunda çarşaflı komşum geldi benim tansiyonumu ölçtü.

Bu yazı toplamda 100, bugün ise 0 kez görüntülenmiş


Aradığınız bu haberimizde yoksa, alttaki kutucuğa yazarak google yada sitemizde arama yapmak size yardımcı olabilir.
Google
 

CommentYorum


Kapat
E-posta ile paylaş