BEBEKÇE KONUŞMAYA DEVAM

Yazar Swan | 24.12.2007 | Kategori Sağlık

Eğer bebeğinizle “bebekçe konuşurken” kendinizi budala gibi hissediyorsanız, rahat olun. Yapılan yeni bir araştırmaya göre, siz her “agu-agu, ga-ga” ile sadece ona dil gelişimi için ihtiyacı olan şeyi veriyorsunuz.

Japon araştırmacıların yaptıkları çalışmalarda, yeni doğan bebeklerin yetişkin konuşmalarına ve bebekçe konuşmalara verdikleri tepkiler araştırıldı, ve bebeklerin beyinlerinin ön kısımlarının “bebekçe konuşma” sırasında daha aktif olduğu belirlendi.

Hiroşima Üniversitesi’nden Yuri Saito açıklıyor: “Yeni doğan bebekler, bebekçe konuşmaları işittikleri zaman, beyinlerinin ön bölümünde daha fazla oksijenlenme meydana geliyor. Bu sonuç, yeni doğan bebeklerin beyinlerindeki aktivitelerin, uyuyor bile olsalar, annelerinin ses tonundan etkilendiklerini gösteriyor.”

Archives of Disease in Childhood’ın Mart sayısında bu çalışmaya yer verilmiştir.

Boston Üniversitesi Tıp Okulu ve Boston Tıp Merkezi’nde pediatri profesörü Dr. Marilyn Augustyn, çalışmanın küçük ve başlangıç niteliğinde olmasına rağmen, klinik olarak bilinen gerçeklere psikolojik kanıtlar sunması açısından oldukça iyi bir çalışma olduğunu belirtiyor.

Saito, bebeklerin bebekçe konuşmaya çok iyi yanıt verdiğini belirtiyor ve ekliyor: “Bebekler kendileriyle ilgilenen insanlarla bir köprü kurarak onu tanımaya çalışırlar. Ayrıca, bebekçe konuşmaları işitmeleri daha kolaydır ve bu tarz konuşmalar dil gelişimine yardımcı oluyor.”

Augustyn, bu çalışmada altının çizilmesi gereken gerçeğin, ebeveynlerin bebekleriyle konuşmaları gerektiği olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Bebeğiniz sizi dinliyor. Burada önemli olan sesiniz, konuşmanızın içeriği değil.”

Augustyn, günlük aktivitelerimiz sırasında bebeklerimizle basitçe konuşmalar yapabileceğimizi söylüyor, örneğin “şimdi senin altını değiştiriyorum” gibi konuşmaların bebekçe söylenmesinin, bebeğin dil gelişiminin başlamasına yardımcı olacağını vurguluyor

Bu yazı toplamda 63, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Eşinizle diyalog kurmakta zorlanıyor musunuz?

Yazar Swan | 24.12.2007 | Kategori Gündem


Evlilikte sorunların çözülebilmesi gerçekten iki önemli çabayı gerektirir: Önleme ve çözümleme. Birbirinizle konuşmaya hazırlıklı olun. Birbirinize her an aşağıdaki önleyici soruları yöneltmek için fırsat kollayın. Diyalog kurmayı başardığınızda önemli sorunların çözülmesinin daha kolay olduğunu farkedeceksiniz.

Birbirinizle düzenli olarak konuşmayı alışkanlık haline getirin

Birbirinize aşağıdaki soruları yöneltmeniz çok faydalı olacaktır:

-Birbirimiz için daha fazla bir şey yapabilir miyiz? Zor anlarda birbirimize yardım etmek işimize gelir mi? Ortak bir zemin oluşturabilmek için birlikte çalışabilir miyiz?

-Birbirimizin arzularını ve ihtiyaçlarını dikkate alıyor muyuz? Kendimizi ve ihtiyaçlarımızı ifade edebilir miyiz, eşimizin ihtiyaçlarını duymaya hazır mıyız?

-Benim günümün ne kadar stresli geçtiğinden haberin var mı? Benim işte neler yaptığımı biliyor musun? İşteki stresin hayatımızı nasıl etkilediğini biliyor musun?

-Şimdi evli olduğumuza göre, birlikteliğimizin duygusal değeri ne olabilir? Bunun önceki yaşantımızdan farkı ne?

-Evliliğin günlük rutinimize etkisi ne? Her şey değişti mi? Öyleyse, nasıl? Bu değişikliğe ne neden oldu?

-Birbirimizle nasıl iletişim kuruyoruz?Birbirimizle yeterince konuşuyor muyuz?

-Birbirimizi dikkate alıyor muyuz? Birbirimizi nasıl daha iyi dinleyebiliriz?

-Benim yaptığım bazı şeyler seni rahatsız ediyor mu?

-Birbirimizi ciddiye alıyor muyuz?

-Birbirimizi ve kendimizi ciddiye alıyor muyuz?

-Birlikte en son ne zaman gülüp eğlendik?

-İlişkimizi iyiye götürmek için neler yapmalıyız?

Siz ve eşiniz hayatınızın nasıl gittiğini ve evlendikten sonra iyiye giden birşeyler olup olmadığını zaman zaman biraraya gelip tartışmalısınız. Karınızla ya da kocanızla iletişiminizi kolaylaştırmak için elinizden geleni yapmalısınız, espri kabiliyetinizi kaybetmemelisiniz ve birbirinizi çok fazla ciddiye almamalısınız. Zaten şu anda her ikiniz de öğreniyor, birlikte büyüyor ve olgunlaşıyorsunuz.

Kim haklı, kim haksız düşüncenizi geçici olarak işlem dışı bırakın

Kavgayla ilgili en zorlayıcı duygulardan biri eşinizin sizi dinlemediğini ya da anlamadığını hissetmenizdir. Birkaç dakikalığına kendi kılıfınızdan sıyrılın ve eşinizi dinlemeye çalışın. Birbirinizin bakış açısını anladığınızda anlaşmaya varmanız daha kolay olacaktır.

Öfkenizi yenin

Çabucak sinirlenen biriyseniz, şu anda belki de doğmamış aile bireyine örnek oluşturacağınızı aklınızdan çıkarmayın. Yoğun öfke ve bağırıp çağırmanın ürkütücü olduğunu ve eşinizin size güvenini sarsacağını da unutmayın. Gerekiyorsa, kendinize sakinleşmeniz için zaman verin. Beş dakika ara alın. Böylece, eşinize daha sonra pişmanlık duyacağınız aşağılayıcı ve kötü sıfatlar kullanmaktan, kötü bir dille hitap etmekten uzak durmuş olursunuz. Kavgayı ilk bitirene ödül verilmediğini unutmayın. O yüzden zamanınızı iyi kullanın.

Panik ve kaygıyla başetmeye çalışın

Paniğin düşünmeden hareket etmenize neden olmasına izin vermeyin. Duyguların uyarı sinyalleri vereceklerini aklınızdan çıkarmayın. Hareketlerinizi yönlendirmelerine izin vermeyin, ama onları görmezden de gelmeyin. Öfkeyle tepki vermekten ve kaygıyla yıkıcı davranmaktan kaçının. Tehditlerin tuzağına düşmeyin.

Çareyi alkol ve uyuşturucuda aramayın

Tartışma öncesi, tartışma sırasında ve tartışma sonrasında içmenin hiçbir faydası olmayacaktır. Neden? Çünkü alkolün duyguları ortaya çıkarma etkisi sonucu her şey daha kötüye gidebilir. Alkol ve uyuşturucu kullanımı hoş olmayan ve ürkütücü sonuçlar doğurabilir.

Ortak bir zemin oluşturun ve uzlaşma yollarını arayın

Uzlaşmanın önemi anlatılmakla bitirilemez. Bu prensiplerinizden vazgeçmeniz anlamına mı gelmektedir? Çok zor. Oysa her ikinizin de karşı çıkamayacağınız ufak ama güven oluşturucu adımlar atmanız iyi olacaktır.

Zamanın çok iyi bir ilaç olduğunu unutmayın

Doğru, zaman her yarayı iyileştirebilir. Özellikle kavga sırasında bir adım geri atın. Kavganın hemen çözülmesi gerektiğini düşünmeyin. Zaman avantajı sayesinde sorunu bütün açılardan görebilecek ve sonuçta da çözebileceksiniz. Kocanızla ya da karınızla eninde sonunda bütün sorunları çözeceğinize inanın. Ortak zeminde hareket etmeli, bir yandan sorunları çözmeye çalışırken, diğer yandan hayatınızı yaşamaya devam etmelisiniz.

Bazen en iyisi insanın sessizliği yenmesidir

Bu kolay değildir, ilk evlendiğiniz zamanlar ve evliliğinizin birinci yılı arasında sessizlik kalma konusuyla ilgili bir sorun yaşama olasılığınız oldukça fazladır. “Bizim konuşmamız gerekiyor”, “Niye sesini çıkarmıyorsun” türünden sessizliği bozmanız zor olacaktır. Sessizliği bozmak ilişkinizi kuvvetlendirecek ve sorunları çözme olasılığınızı arttıracaktır.

Gerekiyorsa, yardım alın

Bazı kavgalar incir çekirdeğini doldurmayacak nedenlerle çıkar, ilk büyük kavganızın kendisini sürekli yinelediğini düşünüyorsanız -gittikçe daha yoğunlaşıp şiddetlenerek- kendinizi altında yatan nedenleri çözmek için yardım almak zorunda hissedebilirsiniz. Yanlış ayak üzerinde durmayın. Güvendiğiniz bir arkadaşınızdan, doktorunuzdan ya da bir akrabanızdan sizi iyi bir terapiste yönlendirmesini isteyin. Seansların uzun, zaman alıcı, pahalı ya da sü-rekli olması gerekmiyor. Bazen başka birinin kişiliğinizdeki farklılıklara parmak basması bile doğru yola girmenize yardımcı olacaktır.

Farklılıklarınızın tadını çıkarın

“Kaos yaratıcılığı arttırır” sözü her zaman hoşuma gitmiştir. Aranızdaki farklılıkların sizi anlayışa ve hoşluğa sürükleme olasılığı oldukça yüksektir. Stresten, ilk kavganızın kaosundan ve sorunlardan kaçmayın. Olayın üzerine giderseniz, birbirinizle ilgili olarak çok şey öğrenirsiniz. Ayrıca, bir takım olarak stresle nasıl basa çıkacağınız konusunda da bir strateji geliştirebilirsiniz.

Bu yazı toplamda 70, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Çocuklar yaramaz da, anne babalar hep yarar(lı) mı ?

Yazar Swan | 24.12.2007 | Kategori Sağlık

Çocukların çocuk gibi davranmadıklarından, istediğimiz davranışları sergilemediklerinden yakınıyoruz. Ama anne babalar olarak, bizler gerçekten üzerimize düşen görevleri yapabiliyor muyuz? Çocuklarımıza olumlu davranışlar kazandırmak için onlara iyi modeller sunabiliyor, kendimiz bu rolü üstlenebiliyor muyuz? Çocuklarımızın karınlarını doyurduğumuz kadar, kalplerini de doyurabiliyor muyuz? Çocuklarımızı mı, yoksa başarılarını mı seviyoruz? İşlerimize zaman ayırdığımız kadar çocuklarımıza da zaman ayırabiliyor muyuz? Çocuklarımızdan beklediğimiz saygıyı, anne babalar olarak birbirimize gösterebiliyor muyuz? Bu sorular daha uzatılabilir. Gerçek çocuklar istiyorsak, gerçekten iyi bir  anne-baba olmalıyız.

Çocuk, nasıl eğitilirse öyle büyür

Eğer bir çocuk, sürekli eleştirilmişse, kınama ve ayıplamayı öğrenir.

Eğer bir çocuk, kin ortamında büyümüşse, kavga etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk, alay edilip aşağılanmışsa, sıkılıp utanmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk, sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse, kendini suçlamayı öğrenir.

Eğer bir çocuk, hoşgörü ile yetiştirilmişse, sabırlı olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk, desteklenip yüreklendirilmişse, kendine güven duymayı öğrenir.

Eğer bir çocuk, övülmüş ve beğenilmişse, takdir etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk, hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse, adil olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk, güven ortamı içinde yetiştirilmişse, inançlı olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk, kabul ve onay görmüşse, kendini sevmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk, çevresinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse, iyi bir dost ve arkadaş olmayı öğrenir.

Bu yazı toplamda 67, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Chat aşkları aldatma sayılır mı ?

Yazar Swan | 24.12.2007 | Kategori Gündem

 

Masa başında ya da diz üstünde sevişiyor ancak partnerini görmüyor, sesini duymuyor… Karşısındakine klavye ve mouse ile hükmediyor… Peki, internette yaşanan bu birliktelik sayesinde ‘eşini aldatmış’ oluyor mu?

Çift arasındaki rutin ilişkide pek bir sorun görünmüyordu; birlikte yemek yiyorlar, sohbet ediyorlar hatta dışarı çıkıyorlar… Ancak adam, gece yarısından önce mutlaka evde olmak istiyordu. Çünkü eve iş getirdiğini, yetiştirmek zorunda olduğunu söylüyordu. Bu durum yaklaşık altı aydır sürdü. Eşi kızsa da aldığı yanıt karşısında bir şey diyemiyordu. Ancak kadın, zaman içinde eşinin kendisinden iyice uzaklaştığını, hatta yatmak için yatak odası dışında bir mekân seçmeye başladığını gözlemliyordu. Durumu birkaç defa konuşmak istemişti, ama olmamıştı. Nihayet, bir hafta sonu cesaretini toplayarak eşiyle konuştu; internette sadece iş için gezinmediğinin farkında olduğunu söyledi. 12 yıldır evliydiler ve erkek yeni bir şeylerin, heyecanların peşindeydi; internette, yani sanal ortamda kendisine bir sevgili bulmuştu. Fiziken görüşmüyorlar, sadece yazışarak beraberliklerini sürdürüyorlardı. Adama göre bu, sadakatsizlik ya da aldatma değildi, ancak kadın için bu durum aldatmanın ta kendisiydi…

Sanal aldatma artıyor

Yukarıdaki hikâye, son yıllarda sıkça karşılaşılan bir sorun. Ülkemizde internet kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte ’sanal aldatma’ vakalarında artış gözlendi. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğrencilerinin gerçekleştirdiği, ‘Evlilik ve Sadakat’ konulu araştırma, sanal flört ve sanal seksin, en yaygın aldatma biçimi haline geldiğini doğruluyor. Hatta kimi zaman hayatlarına sadece renk katmak için cinsel tatmini internette arayanlar, fiziksel bir temas söz konusu olmadığından, bu yaşananların aldatma ya da sadakatsizlik olmadığını düşünüyor.

İnternet kullanıcısı 1.837 kişinin katıldığı araştırmada 1.047 kişi “Sanal ortamda seks aldatma sayılır mı?” sorusuna ‘hayır’, 385 kişi ‘evet’ derken. 405 kişi ‘fikrim yok’ karşılığını verdi. 1.211′i evli olan kişilerin yüzde 47’si ise sanal seksi en az bir kere denemiş. “Chat yaptıklarınızla buluştunuz mu?” sorusuna kadınların yüzde 33′ü, erkeklerin ise yüzde 36’sı ‘evet’ dedi. “Eşinize veya sevgilinize sadık mısınız?” sorusunu 1216 kişi ‘evet, sadığım’ diye cevapladı.

Utanma duygusunu rahatlatıyor

Psikolog ve psikiyatrlar, araştırmaya katılanların birçoğunun aksine, sanal seksin doğal olarak bir aldatma biçimi olduğunu söylüyorlar. Klinik Psikolog Rebia Erdoğan, internetin utanma duygusunu rahatlatan bir durum yarattığını ve kimse birbirinin yüzünü görmediği için ötekiyle yüzleşmediğini, hatta ötekinin olmadığı bir ilişkiyi olanaklı kıldığını savunuyor. Erdoğan’a göre, “Karşısındakiyle ilişki kurarken, sadece fantezileriyle yüzleşiyor. Orada, yani internette tahrik sonsuz, tükenmişlik de yok. Oysa gerçek bir cinsel ilişkide tükeniş vardır, çünkü gerçeklik, başlangıç ve bitiş arasında yaşanıyor ve gerçekliği yaşamak ise yetişkin olabilmek kapasiteyle ilişkili.”

Dr. Erdoğan, sanal seks tercihinin nedenleri ile ilgili şunları söylüyor: “Fantezi dünyasını yaşamak ve bunun içinde aksiyonun getirdiği riskten uzak kalma istekleri var. Cinsellikte suç denilen şey, eylemle gelir ve sanki bu yaşananlar, bir eylem değil de konuşma gibi gerçekleştiği için, gerçek günah yaşanmamış sayılır. Konuşma içinde tatmin varmış gibi sunuluyor. Sonuçta böyle bir heyecanı düşünsel anlamda ne tam eylem, ne tam değil gibi hissediyorlar. Karşısındakini tüketmekten haz alan bir durum bu. Onu tüketerek kendini var etmek için yapılır genelde. Yani bu, bir aldatma ya da aldatmama hikâyesi olarak değerlendirilmemeli. Bence yetişkin olmak ya da olmamak durumu söz konusu.”

Psikiyatr Dr. Özkan Pektaş ise, internette flört etmenin sınırlarını çizmenin zor olduğunu söylüyor: “Bizim hastaların durumunu biliyorum, konu şaka gibi başlıyor ama giderek çözümsüz bir hal alıyor ve kötüleşiyor. Esasında internet üzerinde bu tür ilişkiler masumane başlıyor. ‘Nedir, öğrenelim bu chat neymiş?’ türünden sorular soruluyor. Ama olayın sonu farklı boyutlara gidiyor ve buradaki ilişkiler bayağı tutku haline geliyor. Sonuçta gerçek sevgililer ve eşler arasında ciddi soğuma başlıyor. Yaptıklarından dolayı suçluluk duyanlar var. Eşinin internet üzerinde yaşadığı ilişkiyi kaldıramayanlar var. Kimi zaman da burada yaşananlar bir tutku- obsesyon halini alabiliyor, işte burada aldatmadan bahsedilebilir; çünkü artık o hisleri başka biriyle yaşıyorsunuz. Sonuçta bir sadakatsizlikten söz edilebilir.”

‘İnternette aldatma olur’

Psikiyatr Dr. Arif Verimli ise sanal seksin son derece önemli bir konu olduğuna değiniyor ve seksin normalleri ve anormallerinin neler olduğunu bilmek gerektiğini söylüyor. Verimli’ye göre, her bireyin hoşlandığı bölgeler vardır, pozisyonlar vardır ve herkese göre değişir: “Evli çiftlerin, sadakat sözü verenlerin, internette bir başkasıyla cinsel içerikli ilişki kurması bana göre bir sadakatsizliktir. Aldatma denilmesi için ille de vücut olarak birlikte olmak gerekmez. Bir başkasına ilgi duymak, onunla cinsel içerikli sözcükler kurmak aldatmanın ta kendisidir. İnternette yazışmak da bunun dışa vuran davranış biçimi olduğuna göre, tam bir aldatmadır” diyor.

Bu yazı toplamda 73, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

İdrar deyip Geçmeyin

Yazar Swan | 12.12.2007 | Kategori Sağlık

İnsan vücudu, içinde yürütülen faaliyetlerle bir şehre benzetilebilir. Bir şehirde olup bitenlerden daha fazlası, kendi ölçeğinde bedende gerçekleşir. İnsan şehrindeki faaliyetlerin büyük bir kısmı otomatik olarak gerçekleştirildiğinden, insanların çoğu bünyelerinde meydana gelen son derece kompleks ve mizanlı hâdiselerin farkında değildir. Çünkü beden şehrinin sağlığını sürdürebilmesi için gerekli etki ve tepki mekanizmaları irademiz dışında yürütülmektedir. Bedenimizdeki besinlerin sindirilmesi, dolaşımı, atıkların temizlenmesi, yakıt molekülü oksijenin nefes aracılığıyla bütün hücrelere dağıtımı gibi günlük beden faaliyetlerini sürdürmeye yönelik aktivitelerimiz o kadar fıtrî şekilde yürütülmektedir ki, biz bunların farkına hiç varmıyoruz. Tuvalet ihtiyacı oluşursa, adabına uyarak ihtiyacımızı gideririz. O ihtiyacın bildirilmesi, cevabın verilmesi ve rahatlamak için büyüklü küçüklü birçok sistemin âhenkli şekilde işletilmesini yine hiç düşünmüyoruz.

Boşaltım sisteminin temel organı olan böbrek ve bağlantılı fonksiyonları, bugün tıpta bir ilim dalı (nefroloji) ve uzmanlık alanıdır. Beden şehrinin her bir karesi üzerinde yeterince gözlem ve araştırma yapılırsa ve oradaki çok katmanlı hiyerarşik mekanizmalar çözümlenirse, insanın farklı menzillerinde çeşitli ilimlere ve tefekkürlere vesile olacak birçok hâdisenin cereyan ettiği görülecektir. “Denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa, Allah’ın ilmini yazmakla bitiremezler.” hakikatinin tercümanı olurcasına, beden sarayındaki yapı ve fonksiyonların, değişik derecelerde, ilmi ve kudreti sonsuz bir Zât’ın varlığına ayine oldukları görülecektir.

Bedenimizde sürekli cereyan eden faaliyetlerden biri de, boşaltım sisteminin âhenkli işleyişidir. Erişkin bir kişide, normal şartlarda böbreklerden süzülüp gelen idrarın mesanede (idrar torbası) toplanması, bir balonun içine hava üflendikçe genişlemesine benzer. Böbreklerden süzülerek gelen idrarın miktarına paralel olarak, mesane genişler. Otomatik olarak yürütülen idrar depolama işleminin mükemmel şekilde gerçekleştirilmesinde, otonom sinir sistemine önemli roller verilmiştir. Erişkin insanların günde 5-6 defa idrara çıktığı kabul edilirse, sadece günlük üretilen sıvı atıkları atma (idrar boşaltma) süresi, toplam 5 dakika kadardır. Otonom sinir sistemi yeterince gelişmemiş bir bebeğin idrarı depolama kabiliyeti çok sınırlı olduğundan, mesanesi sık sık boşaltılır. Yeni doğan bir bebek ise, günde ortalama 20-25 kez idrar yapar. Böylece hem böbreklerden gelen idrarın mesaneye rahat bir şekilde akması sağlanır, hem de idrar yolları mekanik olarak temizlenmiş olur. İdrarın böbreklerden mesaneye taşınmasında kullanılan yaklaşık 3-7 mm çapındaki borucuklardan (üreter) akan idrarın mesaneye geçebilmesi için, bu kesedeki iç basıncın düşük tutulması gerekir. Otonom sinir sistemi tam gelişmemiş bebeklerde, böbreklerin yüksek basınçtan korunabilmesi için, mesanedeki idrar sık sık boşaltılarak basınç düşürülür. Altıncı aydan sonra, otonom sinir sisteminin gelişmesiyle, mesanenin idrarı depolama kapasitesi artar ve idrar yapma sayısı da azalmaya başlar. Erişkinlikte, idrarı depolama, uygun yer ve zamanda boşaltma kabiliyetinin gelişmesi de, irademiz dışında, dengeli bir şekilde tamamlanır. Beden şehrindeki yüzlerce güzellikten biri olan idrarın dengeli atılması hâdisesi insanda merhametin bir tecellisi olarak devam ettirilmektedir.

.

İdrar yollarındaki yardımlaşma
Beden şehrinin birimleri arasında muhteşem bir yardımlaşma vardır: Meselâ böbreklerden gelen idrar, akarsu yatağının temiz tutulması gibi bütün idrar yolları boyunca bir temizlik yapılmasına vesile olmaktadır. Bu temizlik başta mikroorganizmalar olmak üzere, idrar yollarında oluşabilecek kum ve taş tanecikleri için de geçerlidir. Mesanelerine bakteri enjekte edilen sağlam kişilerde idrar yolu enfeksiyonu gelişmemiş, bunlarda idrarın tazyikli olarak atılması, bakterilerin sürüklenerek dışarı atılmasını kolaylaştırmıştır.
Elastik yapıdaki mesane duvarının hem genişletilerek, hem de mesane basıncı düşürülerek böbreklerin koruması, mesane ve böbrekler arasındaki yardımlaşmaya misâldir. Çünkü böyle bir elastikiyetle basınç düşürülmeseydi, böbrekler yüksek basınç altında kalarak fonksiyonlarını yitirebilirdi. Sebepler plânında böbreklerin rahat çalışması, uygun miktarda ve basınçta idrar çıkarması (böbreklerin korunması) mesane duvarının elastik olmasıyla sağlanır. Bunun insana bir lütuf olduğunu ise, ancak sistem arızalandığında anlayabiliriz.

Anne karnındaki bebeğin idrarı
Anne karnındaki bebeğin (fetus) beslenme ve boşaltım sistemlerinin temel düzenleyicisi olarak plasenta vazifelendirilmiştir. Ayrıca fetus böbreğine de önemli görevler verilmiştir. Meselâ sıvı-elektrolit ile asit-baz dengesinin düzenlenmesi, hormon ve büyüme faktörlerinin üretilmesi bunlardan birkaçıdır. Dördüncü aydan itibaren fetuste, idrar üretimi başlar ve mesane her 30-60 dakikada bir dolar-boşalır. Mesane içindeki idrar, anne rahmindeki koruyucu yastık gibi yavruyu saran amniyon sıvısına boşaltılır. İdrara benziyen amniyon sıvısı, rahimdeki ceninin, annenin vücut sıcaklığındaki değişikliklere karşı korunmasında, normal gelişim için gerekli alanın sağlanmasında, gıda ve oksijen gibi maddelerin temini için uygun vasatın oluşturulmasında, anne karnının maruz kalabileceği muhtemel darbeler karşısında korunmasında vazifelidir. Rahimde bebeğin yerleştirildiği amniyon sıvısı, idrar gibi bir sıvıdan hazırlanıp, dünyanın yeni misafirini rahat ettirmek için üretilir.

 
.

İdrarın meydana getirilişi Bedenin en ücra köşelerine kadar oksijen ve gıda maddelerini taşımakla görevli kan, geri dönüşünde hem metabolizma atıklarını, hem de vücudumuzda çeşitli sebeplerle oluşan zehirli-fazlalık maddeleri toplayarak böbreklere getirir. Beden şehrinin sağlığının devamında rol alan kan, böbreklere uğradığında kesintisiz olarak filtre edilir.

Böbreklerde, atık maddeler öylesine hassas şekilde ayıklanır ki, “Hangi maddeden ne kadar gereklidir?” gibi, ince hesap ve sınırsız bilgi gerektiren husus biliniyormuşçasına vazife icra edilir. İleri bilgisayar sistemleriyle desteklenmiş sunî böbrekler (diyaliz makineleri gibi) asıl böbreğin yerini hiçbir zaman tutamaz. Sonsuz bir ilim ve kudretin emri altında zâhirî sebepler kullanılarak çalıştırılan sağlıklı canlı böbrek, yapılması gerekeni, Sevk-i İlâhî ile yerine getirir. Atılması gerekenleri sıvı halinde (idrar) mesaneye gönderir. İdrarla atılan maddeler, farklı özellikler taşıdığından, hastalıkların teşhisinde kullanılır. Çünkü idrarın rengi, kokusu, yoğunluğu, içerisindeki organik ve inorganik maddeler insan sağlığı hakkında çeşitli ipuçları verir. Boşaltım sistemine yerleştirilen bu hassas dengedeki sapmalar, beden şehrinde bir şeylerin yanlış gittiğinin işareti olarak yorumlanır. Bir başka ifadeyle, hayat tarzımız, beslenme şeklimiz, hastalıklar, alınan ilâçlar, idrarın yapı ve kompozisyonunda farklılıklara yol açabildiğinden idrar tahlili, sağlıklı olup olmadığımızın bir göstergesi olarak önem taşımaktadır (Şekil 2-3). Sağlıklı kişinin idrarı, sarı ve berraktır. Bu rengi esas itibariyle ürokrom pigmenti ve bir miktar da ürobilin ile üroeritrin verir. Renksiz bir idrar söz konusu ise ya aşırı sulu şeyler alınmıştır veya diüretikler gibi idrar söktürücü ilâçlar kullanılmış yahut değişik tipte şeker hastalıkları (diabetes mellitus, diabetes insipitus) gibi bozukluklar var demektir. Gün içerisinde idrarda sarı ile su berraklığı arasında gidiş gelişler olabilir (meselâ yemekten 1-2 saat sonraki idrarın su gibi renksiz; aşırı eforda ise, koyu turuncu olması gibi). Pancar, şeker boyaları ve bir kısım ilâçlar idrarı kırmızıya dönüştürebilir. Hastanın şikayetleri, muayene ve tahlillerle anlamlandırıldığında kırmızı-kahverengi, mavi-gri, sütü andıran beyazlıktaki ve bulanık idrarların hepsi, bir hastalık belirtisi olabilir

Bu yazı toplamda 135, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Bebekler Neden Sol Kucakta ?

Yazar Swan | 12.12.2007 | Kategori Sağlık

İnsanlar hangi işlerde sağ, hangilerinde sol elini kullanır? Sağ-sol el veya kol kullanılması, iradî bir tercihle mi, yoksa gayriiradî bir sevkle mi gerçekleşir? Yapılan çalışmalarda, insanların farkında olmadan sağ ve sol ellerini tercihli kullandıkları tespit edilmiştir. Annelerin çocuklarını sol kollarında tutma temayülleri bir sevk-i ilâhî olduğundan, bir anneye neden çocuğunu kucağındayken solda tuttuğunu sorarsanız, çoğunlukla bunun herhangi bir sebebinin olmadığını söyler. Bilhassa annelerin yavrularını sol kucaklarına alıp sol kollarında tutmaları, araştırma mevzuu olmuştur. Kadınların % 85’inin (yaşlarına ve evli olup olmadıklarına bakılmaksızın), bebekleri kucaklarına aldıklarında sol kollarına yatırıp öyle tutmaları hususu, ‘Nature’ dergisinin 26 Şubat 2004 tarihli sayısında incelenmiştir.1
İnsanların çoğunda beynin sağ tarafı, vücudun sol tarafını ve duyguları kontrol etmede vazifelidir. Bundan dolayı, bebeğin ağlaması, gülmesi veya esnemesi gibi hissî uyarılar sol taraftan geldiğinde, anne tarafından daha kolay algılanır. Bebek sağ kucağa yatırıldığında ise, bebekten gelecek tepkiler, annenin sol yarımküresine yönlendirilir. Fakat beynin sol tarafı duyguların analiz ve değerlendirilmesinde vazifeli olmadığından, bebek ile anne arasındaki iletişimde kopukluklar yaşanabilir.2
Bebeklerin emniyet hissi sağlıklı gelişmeleri açısından çok önemli olduğundan, bebek annesinin kalb atışlarını duyma ihtiyacı hisseder. Anneler açısından gayriihtiyarî gerçekleşen ve Rabb’imizin merhamet ve şefkatinin annelerdeki tezahürlerinden biri olan bebeği sol koluyla sol kucağında tutma tercihi, bu ihtiyacı karşılamaya hizmet eder.
Bu davranışın vücudumuzdaki organların fizikî yerleşimiyle de bağlantılı olduğu düşünülmektedir. İnsan bedeni anatomik açıdan simetrik yaratılmış olmasına rağmen, bazı iç organları asimetrik olarak yerleştirilmiştir. Meselâ oldukça ağır olan karaciğer sağdadır; iki loblu akciğerin sağ lobu, sağ el, kol ve bacak soldakilere nispeten biraz daha ağırdır. Solda zannettiğimiz kalb de ortaya yakın bir yerde bulunur. Anatomik açıdan kalbin üst kısmı sola yatık olduğundan ve kalb sesleri kalbin üst tarafından geldiğinden, kalbimizi tam solda zannederiz. Bütün iç organların bu şekilde yerleştirilmesiyle, vücudun kütle merkezi ortada değil, tam olarak bilemediğimiz hikmetlere binaen, hissedilir derecede sağ tarafta takdir edilmiştir.3
Fizikî kanunlar açısından ayakta dengeli durabilmemiz için ağırlık merkezinden geçen dikey çizginin, zeminde iki ayağımızın ortasına denk gelmesi gerekir. Anneler bebeklerini sağ kollarına ve kucaklarına alsalardı, destek gereği sol kollarını da sağa doğru çekeceklerinden, zaten sağ tarafta olan kütle merkezi iyice sağa kaymış olacak ve dengenin sağlanmasında zorluklar yaşanacaktı. Böyle bir durumda anneler âni bir dengesizlikte düşme tehlikesi yaşayacakları gibi, evlâtları da tehlikeye mâruz kalabilecekti.
Bebek gayrıihtiyarî olarak annenin sol kucağına yatırıldığında ise, annenin sağda olan ağırlık merkezi sola (vücudun ortasına) doğru kayarak denge daha da güçlendirilmiş olur. Dengeyi kaybetme tehlikesi olmaksızın bebek kucakta emniyet içinde rahatlıkla taşınır.
Öte yandan, kucakta tutulan bebeğin annenin kütle merkezine tesiri ve ağırlığının annenin her iki koluna dağılması da çok önemlidir. Bebek sol kola alındığında bebeğin ağırlığının çoğu solda; sağ kola alındığında ise ağırlığının çoğu sağda olur. Annenin sağda olan kütle merkezini ortaya doğru kaydırmak için bebek sol kola alınmalıdır. Bebek sol kucağa alındığında, başının ağırlığı annenin sol kolu üzerine, geri kalan kısmının ağırlığı ise sağ koluna biner. Diğer bir ifadeyle bebeğin kütle merkezi, sağ kola daha yakın olur ve daha güçlü olan bu kol daha fazla yük taşır. Sol kol zayıf olduğundan sadece bebeğin kafasını dikkatlice desteklemekte kullanılır. Anne, bebeği sağ kucağında tutarsa, zayıf olan sol koluna daha fazla yük bineceğinden bu defa anne, bebeği taşımakta zorlanır.
Annelerin bebeklerini gayrıihtiyarî sol kucaklarına almalarının bebeğe daha fazla emniyet kazandırdığı da tespit edilmiştir. Bir çarpma, darbe veya düşmeye karşı insan genelde sağ kolunu ve omzunu siper alır. Sol kucağa alınan ve başı sol tarafa doğru tutulan bebek böyle bir tehlike karşısında emniyette olur. Meselâ, düşme anında anneler bebeği sağ kucağına alıp, başını sağ tarafta tutsalardı, kendisini korumak isteyen anne farkında olmadan sağ elini bırakacak ve bebeğin kafası bir yere çarpma tehlikesi geçirecekti.
Hâdiseye bebek açısından yaklaşacak olursak, annenin bebeği sol koluna yatırıp tutması, dengesini daha iyi sağlamasının yanında, sol kolda tutulan ve yüzü annenin sinesine dönük olan bebeğin sağ tarafına yatmış olması da önemlidir. Çünkü insanın yatma şekliyle sağlığı arasında münasebet vardır. En rahat yatma şekli, bebeğin anne karnındaki duruş şeklidir. Sağ eli başın altına koyup sağa dönerek yatıldığında, kalbe baskı olmaz ve rahat nefes alıp verilir. Bu yatma şekli Peygamberimiz’in (sas) sünnetlerinden olup, yatma âdâbı olarak uygulanmaktadır.4 Bebekler sol kola alınıp yatırıldıklarında anne karnındaki yatış pozisyonunu kazanırlar. Böylece alışık oldukları konumda yattıklarından çabucak sakinleşir veya uykuya dalarlar. Bunun aksine, annenin sağ kolunda sol tarafına yatırılan bebeğin kalbi, hem vücut ağırlığının hem de annenin kollarının baskısı altında kalır. Bu da bebeğin daha huzursuz olmasına, daha çok ağlamasına ve annesini daha çok rahatsız etmesine yol açar.
Tecrübeli anneler, çocuklarının sağ memeyi erken bıraktıklarını fark edebilirler. Çünkü sağ tarafı emen çocuk çabuk rahatsız olur ve memeyi bırakır. Onun için yavrularını emzirirken uyutmak isteyen anneler, önce sağ, sonra sol memeyi emzirmelidir. Solak annelerin de genelde çocuklarını sol kollarında taşıdıkları bilinmesine rağmen,1 bu konuda yeterli seviyede araştırma yapılmadığından net bir şey söylemek zordur.
Bebek doğduktan sonra, ‘benlik’ hissi henüz gelişmediğinden hâlâ kendini, anne bedeninin bir parçası olarak algılar; ana rahmini terk ettiğini doğduktan çok sonra (altıncı aydan itibaren) fark eder. Sol kolda tutulup göğse değdirilince, alışık olduğu kalb seslerini tekrar duyar. Böylece güvende olduğunu hisseder, rahat ve mutlu olur. Sağ kolda tutulan bebeklere kıyasen, sol kolda tutulan bebeğin kalb seslerinin, annesinin kalbinden gelen seslere daha yakın konumda olması, güvenlik faktörü noktasından araştırılması gereken bir konudur.
Açıkça görülüyor ki, meseleyi farklı yönlerden ele aldığımızda bebeklerin sol kucağa alınıp, sol kol ile desteklenmeleri hem bebek, hem de anne açısından çok sayıda fayda sağlamaktadır. Her hangi bir talime ihtiyaç duymadan annelerin bu şekilde tedbirli davranmaya sevk edilmesi Yüce Yaratıcı’mızın onlara ve bebeklerine bir lütfudur.

Bu yazı toplamda 165, bugün ise 1 kez görüntülenmiş

Çocuklardaki Uyku Problemleri

Yazar Swan | 12.12.2007 | Kategori Sağlık

Uykuda görülen sayıklamalar, fiziksel veya duygusal olarak bir rahatsızlığın işareti değildir. Yaygın olarak görülmekle birlikte yaşın ilerlemesiyle genelde kaybolur.

Gece korkuları da sık rastlanan bir durumdur. Çocuklar geceleri karanlıktan, yalnız kalmaktan, yatağın altında veya dolabın içinde canavar olduğuna inandıklarından korkabilirler. Bu tür korkular, çocuğun yatma zamanına direnç göstermesine neden olur. haberin devamı »

Bu yazı toplamda 280, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Bebekler televizyon izlemeli mi?

Yazar Swan | 10.12.2007 | Kategori Sağlık

Son zamanlarda, TV’de bebeklere yönelik kanallar veya programlar, bebeğinizi olumlu etkilediği söylenen özel DVD’ler belki de anne baba olarak sizlerin de kafasını karıştırıyor olabilir. Acaba gerçekten bunları izlemek, bebek için yararlı mı? Bebeğinizi bunlardan mahrum bırakmamalı mısınız? Ya da bu tarz yayınları izlemesi olumsuz etkilere yol açabilir mi?

 Bu konuyla ilgili yapılan bir çalışma, geçenlerde ‘ The Journal of Pediatrics’ dergisinde yayımlandı. Buna göre; 8-16 aylık bebeklerden bu tarz yayınları izleyenler, izlemeyen akranlarına göre 6-8 kelime daha az bir kelime dağarcığına sahipler. 17-24 aylık bebeklerde ise izleyenler ve izlemeyenler arasında bir fark saptanmamış. Bebeklerin, tam da ilk kelimelerini öğreneceği aylarda olumsuz etkiye daha açık oldukları düşünülebilir. 2 yaş altı bebeklerin dil gelişimi için olmazsa olmaz şart diğer insanlarla iletişimde olmalarıdır. TV’den izlenen ne olursa olsun, bu hassas dönemde pek de olumlu etkisi olmayacağı açıktır. Bu tarz eğitici programlar, DVD’ler anaokulu çağında yararlı olabilir. Beyin gelişimi için çok önemli olan 0-2 yaş arası dönemde, bebeklerin TV ile hiç tanışmamaları en doğrusu olacaktır.

 Nasıl Daha Zeki Bir Bebek Yetiştirebiliriz?

 İnsan hayatının ilk yılları beyin gelişimi için çok önemlidir. Bu dönemde bebeğinizi desteklemek, zeki bir bebek yetiştirmek anne baba olarak sizin elinizdedir. Bunun için ihtiyacınız olan biraz sabır, bebeğinize ayıracağınız biraz zamandır. Bebeğin gelişimi için en gerekli şey insanlarla iletişime girmektir. Gelişimini desteklemek için yapabileceklerinize örnekler şunlardır:

  • Yenidoğan bebeğinizle göz teması kurun, gözlerinin açık olduğu o değerli anları kaçırmayın.
  • Bebekle konuşun, ona bir şeyler anlatın.
  • Bebeğinizi emzirin. Anne sütünün yararları yanında, beslenme seansları bebekle göz göze gelme, konuşma, şarkı söyleme fırsatı yaratacaktır.
  • Bazı mimikler yapın, yüzünüzü komik şekillere sokun. 1-2 günlük yenidoğan bebekler bile yüz hareketlerini taklit edebilirler.
  • Aynada kendisini görmesini sağlayın.
  • Onu gıdıklayın, gülmesini sağlayın.
  • Birlikte yürüyüşlere çıkın. Etrafta gördüklerinizi, duyduklarınızı ona anlatın. Onu markete, alışverişe, parka götürün.
  • Ona şarkılar söyleyin. Bu, sizin uydurduğunuz bir şarkı da olabilir.
  • Ona müzik dinletin. Bazı çalışmalarda, müzik ritmlerini öğrenmenin ileride matematik öğrenmeyi kolaylaştırıldığı gösterilmiş.
  • Bir şey yapmadan önce, ona ne yapacağınızı söyleyin ( Şimdi ışığı kapatıyorum…gibi ) Böylece, neden-sonuç ilişkisi kurmaya başlayacaktır.
  • Ona kitap okuyun, resimleri gösterin, her şeyin adını söyleyin.
  • Değişik dokulu kumaşları, giysileri ellemesini sağlayın, onları cildine değdirin.
  • Yiyecekleri ellemesine, kendini beslemeye çalışmasına izin verin.
  • Hareketlenip emeklemeye başladığında, yerde yastıklar, oyuncaklarla engelli bir parkur oluşturun.
  • Ona masal anlatın.
  • Televizyonu kapatın.
  • Banyo sırasında, plastik kaplara su doldurup boşaltmasına, suyla oynamasına izin verin.
  • Bu yazı toplamda 321, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

    Bisküvili kolay pasta

    Yazar Swan | 10.12.2007 | Kategori Yaşam

    malzemeler:
    alt tabanı:

    • 1 paket (175gr) sade pötibör bisküvi
    • 2 yemek kaşığı kakao
    • yarım paket (125gr) margarin, tereyağı, erimiş
    • 2 çay bardağı süt
    • muhallebi:
    • 1 litre süt
    • 2 yemek kaşığı mısır nişastası
    • 2 yemek kaşığı pirinç unu
    • 1 adet yumurtanın sarısı
    • 7 yemek kaşığı toz şeker
    • 1 paket (1 tatlı kaşığı) vanilya
    • yarım paketten az margarin, tereyağı

    en üste:

    • kakao

    hazırlanması:

    1. Geniş bir kasenin içinde bisküvileri elinizle kırarak un  haline getirin.
    2. Üzerine kakaoyu ve erimiş yağı ekleyin.
    3. Sütü azar azar ekleyip malzemeleri karıştırın. (ne çok cıvık ne de çok katı bir hal almalı)
    4. Bu karışımı dikdörtgen bir borcama kaşıkla bastırarak yayın. (Tarifin aslında kare kullanılmış ama onda çok kalın olacağı için teyzem dikdörtgeni tercih etmiş.)
    5. Muhallebi için gereken tüm malzemeleri tencereye koyup bir yandan karıştırarak koyulaşana kadar pişirin.
    6. Muhallebiyi hâlâ sıcakken düzgün bir biçimde bisküvili karışımın üzerine yayın.
    7. Muhallebinin soğumasına fırsat vermeden kakaoyu üzerine serpin

    Bu yazı toplamda 96, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

    Rahimağzı kanseri aşısı

    Yazar Swan | 10.12.2007 | Kategori Sağlık

    HPV (human papilloma virus) adı verilen virüs insanlarda ve özellikle de kadınlarda genital bölgede siğil oluşumuna neden olabilmekte ve rahimağzında (bazen de vulva ve vajina’da) kanser öncüsü lezyonlara ve ileri aşamalarda da rahimağzı ve (bazen vulva ve vajina) kanserine yakalanma riskini artırabilmektedir.

    HPV özellikle gelişmiş ülkelerde son derece yaygın bir virüstür. Ülkemizde yaygınlığı daha az olsa da HPV geçiren kadınlarımızın sayısı her geçen gün artmaktadır.

    Geçen yıl geliştirilen bir aşı, doğada yüzden fazla alt türü bulunan HPV virüsünün dört tipine karşı vücutta aşılama yoluyla bağışıklık oluşturabilmekte ve bu virüsün yol açtığı olumsuzluklardan korunmasına yardımcı olabilmektedir.

    GARDASİL adı verilen bu aşı HPV’nin en sık genital siğil yapan 6 ve 11 no’lu türüne ve en sık rahimağzı kanseri öncüsü lezyon ve rahimağzı kanseriyle ilşkili olduğu düşünülen 16 ve 18 türlerine karşı geliştirilmiş bir aşıdır. Bu nedenle %100 koruyuculuğu olmasa da bu dört tür HPV’nin en sık görülen türleri olduğundan son derece etkili bir koruma sağlamaktadır.

    İzlenmesi gereken yol

    Doktora başvurarak jinekolojik muayeneden geçmeli ve eğer cinsel yaşamınız varsa Papsmear testine tabi tutulmalısınız. Cinsel yaşamı olmayan kızlarda her ne kadar daha önce HPV geçirilmiş olma olasılığı son derece düşük olsa bile doktorun dış genital bölgedeki muhtemel HPV lezyonlarına karşı genital bölgeyi gözden geçirmesi önemlidir.

    Muayenenizde bir sorun yoksa ve smear testiniz de normalse, yani gözle görülür veya mikroskopla görülür HPV sorunlarına sahip değilseniz toplam üç kez aşılanmalısınız.

    İlk aşı muayeneden hemen sonraki günlerde, ikinci aşı ilk dozdan iki ay, son aşı ise ilk dozdan altı ay sonra yapılmalıdır. İlk dozdan son doza kadar geçen süre içerisinde HPV düşündürecek bir sorunla karşılaşmadığınız sürece her aşıdan önce muayene olmanıza gerek yoktur.

    Diğer önemli Bilgiler

    * 9-26 yaş arası kızlar veya kadınlar aşı için uygundurlar.
    * Aşı HPV’ye bağlı oluşmuş bir
    hastalığı tedavi etmez, sadece koruyucudur.
    * Daha önceden HPV’ye bağlı sorun yaşamış olanların aşıdan faydalanma ihtimali azalmakla beraber aşı olmak yine de mantıksız değildir, zira yaşadığınız sorun HPV’nin sadece bir türüyle ilgiliyse (çoğu durumda böyledir) aşılanmanız geriye kalan üç türe karşı korunmanıza yardımcı olacaktır.
    * Aşının gebelik döneminde uygulanması veya aşıya devam edilmesi önerilmemektedir.
    * Aşı emzirme döneminde uygulanabilir.
    * yan etkileri son derece az bir aşıdır.
    * Uygulama kas içi (kol veya kalça) şeklindedir.

    Bu yazı toplamda 94, bugün ise 1 kez görüntülenmiş

    Sayfa 51 Toplam 52« İlk...«4849505152»