Başarı Öyküleri

Yazar yucin

Tercüman

Konya”da, kendi ifadesine göre ””zenginden alıp fakirlere dağıtan””, ””Yardım Dede”” olarak da bilinen 75 yaşındaki Mustafa Büyükyılmaz, 180 yoksul aileye soba ve kömür dağıtmaya başladı.

Merkez Meram İlçesi”nde 2 katlı evde yaşayan TCDD”den emekli Mustafa Büyükyılmaz, hiç bir yardım derneğiyle bağlantısı olmamasına karşın 35 yıldır gelir durumu iyi olmayan aileler ve fakir öğrencilerin yardımına koşuyor.

Elbiseden gıdaya, ayakkabıdan yakacak malzemesine kadar hemen her ihtiyaç maddesini yoksullara ulaştıran Büyükyılmaz, ””Benim derneğim olmadığı gibi hiçbir yardım derneğiyle de bağlantım yok. Gelen yardımları evimin deposuna indirtir, yoksullara dağıtırım”” dedi.

Kulağının ağır işitmesi dışında hiçbir sağlık sorununun bulunmadığını anlatan Mustafa Büyükyılmaz, bu işi ölünceye kadar devam ettirmekte kararlı olduğunu söyledi…

CEMAL KALYONCU
AKSİYON

Senaryosunu yazdığı aile hikayeleri ile üne kavuşan Darıcalı Birol Güven, yakaladığı başarıdan sonra kadere inancının arttığını söylüyor. Çevresindeki karakterleri senaryolarında kullanan Güven’in kendisi Haluk aslında. Güven’in son zamanlarda başına gelenler ise, Türk tipi başarının birer örneği gibi.

Türk usulü başarı neden mutlaka dağılmayı da beraberinde getirir? Başarıyı kaldıramamak niye? Ya da neden başarı taşınamayacak kadar ağır gelir bizlere? Galatasaray Kulübü’nün 2000 yılında UEFA şampiyonu olmasından sonraki süreci hatırlayın. Tarihinin en kötü sezonlarından birini geçirmişti Galatasaray. Beşiktaş kuruluşunun 100. yılında şampiyon oldu. Sonrasındaki durumunu bilmeyen yok. Kurtlar Vadisi dizisi ile bir başarı yakaladıktan sonra da başarı beraberce paylaşılamadı. Örnekleri başka alanlarda çoğaltmak mümkün.

Peki ya, kendi deyimiyle ‘alt kültür’den gelme Giritli kasap Ali’nin torunu Birol Güven’in, Türk televizyon tarihi bir yana, dünya televizyonlarında dahi görülmemiş, tekrarın tekrarı yayınlandığında bile reyting başarısı yakalayan dizisi Çocuklar Duymasın’ın başına gelenlere ne demeli? Ayrılsak da Beraberiz ve En Son Babalar Duyar gibi televizyon izleyicisinin beğendiği dizilere imza atan yapımcı Birol Güven’in ‘başarı’ yüzünden neredeyse başına gelmedik kalmadı: “Krizle bitmeyen başarımız yok maalesef. Başarıyı ekip olarak paylaşamıyoruz.

Başarı olduğu anda insanlar o başarının mutluluğunu yaşamaktan çok, mutsuzluğunu yaşıyor. Bu, devlette de var. Ben, başarının bu kadar cezalandırıldığı bir ülke görmedim. Başarılı bir işadamı ile röportaj yapınca devlet ona vergi denetimine gidiyor, ‘Bunun cirosu iyidir. Gidin şunu inceleyin’ diye. Benim dostlarım var, röportaj kabul etmiyorlar bu yüzden. Çünkü vergi incelemesine geliyorlar.”

Darıca Türkiye’yi yansıtıyor

Başarılı işler yaptıktan sonra, yaşadıklarını düşününce Birol Güven’in söylediklerine hak vermemek elde değil: “Allah bizi ikinci yapsın yani. Bir, çok tehlikeli. Zirve çünkü. Zirve çok esiyor. İkilere birşey olmuyor.”

Birol Güven senaryo yazarı ve yapımcı olarak imza attığı dizilerle ortalama Türk televizyon izleyicisini ekrana bağlamış biri. Hatta, Güven, ortalamanın da çok üzerine çıkmış diyebiliriz. Başbakan iken, sağlığı müsait olmadığından doktorlarının televizyon izlemesine izin vermediği Bülent Ecevit gibi devlet adamları bile, Çocuklar Duymasın’ı izlemek için doktorundan özel izin alma ihtiyacı hissetmişti. Peki Birol Güven’in bu başarısının sırrı ne?

Güven’in, kendisine yönelik tespitlerine bakılırsa bunda Darıcalı olmasının izleri büyük. Güven’e göre Darıca, varoşuyla ile kentli ile Türkiye’nin küçük bir prototipi. Seçimlerde bile bunu gözlemlemek mümkün: “Ben, Darıca’daki gördüklerimin ve yaşadıklarımın Türkiye’yi bu kadar yansıttığını bilmezdim. Bu dizilerin başarısı ile birlikte ben ne yapmışım diye geriye dönüp bakıyorum. Orada yaşadıklarımı alıp yazmışım, bir de burada yaşadıklarımı alıp onlarla yan yana koymuşum. Aslında yaptığım o. İkisini yan yana koyunca komik oluyor zaten. Darıca’dakilerin Türkiye genelini bu kadar yakalayacağını tahmin etmiyordum.”

Çocukluğu tüp dağıtmakla geçmiş

Dizi senaryolarında yaşadıklarını yazan Birol Güven 1 Mayıs 1964’te Darıca’da gözlerini açmış dünyaya. Kalabalık bir ailesi olan Güven, çocuklar arasında üçüncü sırada. Kendisinden küçük bir de kızkardeşi bulunan Güven’in, annesi Aynur Hanım ve babası Erdoğan Bey Girit’ten gelip Darıca’ya yerleşmiş mübadele çocukları. Anne tarafından dedeleri müezzin olan Güven’in baba tarafından dedesi Ali Bey ve kardeşleri ise kasaplık yapmış. Erdoğan Güven ise konusunda ödülleri bulunan Türkiye’nin en eski Aygaz bayii.

Dolayısıyla Birol Güven de çocukluğundan itibaren hep babasının yanında çalışmış: “Çocukluk dönemi yok bende. Hatırladığım kadarı ile 10 yaşında iken dükkanda, kasada duruyordum. 10 yaşımda araba kullanıyordum. Çok net hatırlıyorum çünkü 11 yaşında ehliyetsiz araba kullanmaktan mahkemem vardı. Araba ile tüp dağıtıyordum.” Güven, bu işin faydalarını daha sonraki senaryo yazarlığı sürecinde gördüğünü düşünmektedir bugün: “Dolayısıyla ben gerçekten orta sınıf çok Türk evi gördüm. Çok aileleri tanıdım. Tanıdım derken çok ciddi tanıdım yani.”

Kendisini Aygaz mezunu olarak gören Güven, babasının yanında çalıştığından belki de başarılı bir öğrencilik hayatı olmaz: “Hiç unutamıyorum. Ortaokulda iken bir öğretmenim çocuklara ‘Derslerinize çalışın. Yoksa Birol gibi olursunuz’ demişti. Çünkü ben o zaman kahveye gidiyordum.”

Darıca Ortaokulu ve Gebze Lisesi’nden sonra 1983’te üniversiteli olan Güven, Hacettepe Üniversitesi Dil Bölümü’nü kazanır: “Laf olsun diye girdim. Tesadüfen kazandım. Esnaf çocuğu iseniz hayatınızda akademik hedef olmaz. Bence esnaf çocuklarının hedefi bir iş kurup büyütmek olur. Sınavda da biraz attım, tuttu yani.” Böylece Birol Güven ailesinden uzakta Ankara’da okumaya başlar.

Bu, onun ailesinden ilk ayrılışıdır: “O zamandan beri ben hep Darıca dışındayım. Ama bu süre içinde Darıca’ya gitmediğim hafta yok. Aile olarak birbirimize çok düşkünüz. Mesela iki gün gitmesem annem sitem eder. Ağabeylerim annemden 300 metre ileride oturuyor, annem ‘Bıraktılar, gittiler beni’ gibi öyle bir felsefe içinde. Yemekler hep böyle birlikte yenir hâlâ.”

1988 yılında üniversiteyi bitirdikten sonra kısa bir zaman İngilizce öğretmenliği, animatörlük denemesi ve bir süre de turizm rehberliği ile meşgul olan Güven, biraz uzunca süre de yine turizmle ilgili işler yapar. 1997 senesinde ise bu işlerden uzaklaşır. Güven, bu tarihe kadar ‘komik ve eğlenceli’ bir adamdır: “Eskiden, aklıma bir espri geldiğinde yapıp gülüyorduk. Şimdi ise yazıyorum. O yüzden mizahçılarla ilk tanıştığımda hayal kırıklığına uğradım. Mizahçılar hiç eğlenceli insanlar değil çünkü. Çalışırken, hani biri ölmüş gibi düşünürler.”

Benim üzerime yazılmış bir senaryo var

Bu tarihten sonra kaderi onu bugünkü serüveninin başlaması için bir noktaya sürükler. Eğlenceli birisi olduğundan, arkadaşları, ona yeni kurulan radyolarda program yapma fikrini aşılar: “İş görüşmesi için Manajans’a gittim. Orada Yavuz Turgul’la tanıştım. ‘Böyle böyle bir şeyler yapıyorum’ dedim. O da bana ‘Gel seni Gani Müjde ile tanıştırayım’ dedi. Yani Yavuz Turgul beni burada, yolda gördü, aldı, Gani ile tanıştırdı.”

irol Güven, bugün geldiği noktadan, geriye dönüp hayata ve kadere baktığında artık daha farklı düşünmektedir: “(İnancın yaşanması anlamında) Kötü bir Müslümanım. Şöyle bir şey oldu. Hani son yıllarda biraz inancım arttı benim. Bizim ailemiz o kadar dini bütün değildir. Annem namaz kılar falan; ama bende bir ara böyle bir boşluk oldu. Fakat bu son dönemlerde hayatıma baktığımda, bu hayatın planlanmamış olduğunu düşünemiyorum. Mutlaka planlandığına inanıyorum. Yani benim üzerime yazılmış bir senaryo olduğuna inanıyorum. O da benim inancımı artırıyor, kadere olan inancımı artırdı bu. Yani herkesin bir senaryosu olduğuna inandım. Bugün geldiğimiz nokta falan, bütün bunlar bu kadar da basit olamaz diye düşünüyorum.”

Türk’ü Türk’e anlatarak para kazanıyor

Gani Müjde, tanışmalarının ardından Güven’e birlikte bir şirket kurmayı teklif eder. 1997 yılında yüzde 70’i Müjde’nin olmak üzere bir şirket kurarlar. “Gani, beni hiçbir zaman böyle direkt yazar olarak görmedi. Hani ben turizmin diğer tarafından anlıyorum falan. Ben yazı yazayım sen işleri yürüt dedi. Yıllarca muhasebe ile uğraştım o şirkette.” Şirkette ikilinin ortaklığı 2002 yılına kadar sürer. Daha sonra Birol Güven, eşi Burcu Güven’le beraber isim değişikliğine giderek MinT’i (Made in Turkey) kurar.

Performans Film Yapım Şirketi de bulunan Birol Güven, bugün durduğu noktaya aslında hiç de kolay gelmemiştir. Özellikle son beş yıl, sabahları 4-5’te kalkıp senaryolar yazan Güven, gecesini gündüzüne katarak çalışır. Gani Müjde ile başladığı bu işte Güven, Cem Özer’in televizyonda yayınlanan Laf Lafı Açıyor programına iki yıl metin yazarlığı yapar. Burada, Türkler ve Türk toplumu ile ilgili tespitlerde bulunur sürekli: “Çok sık görülen Türk davranışlarını not etmeye başladım. Zamanla bu bende alışkanlığa dönüştü. Hayata böyle bakmaya başladım.” Birol Güven, bir anlamda Türk’ü Türk’e anlatarak para kazanmaktadır bugün.

Televizyonda kendi senaryosu ile seyirci karşısına ilk kez TRT’de çıkan Güven için bu ilk program hiç de kolay olmaz. Ayrılsak da Beraberiz böyle başlar; Güven, para almadan, reklamcıların araya girmesiyle barter karşılığı yapar diziyi. Dizi tutar. Ardından Çocuklar Duymasın gelir: “Bizim senaryolarımızın içinde hastalık olmasın, kimse kanser olmasın dedik. Türk filmlerinde çok rastlanan büyük aldatmalar, insanları depresyona sokacak büyük problemler olmasın; sıradan insanların işini yapalım. Seyredenler asla sıkıntı hissetmesin. Hani bazı filmleri ailecek seyredemezsiniz, çoluk çocuk. Onlardan olmasın diye düşündük.”

Çocuklar Duymasın, beklenenin çok çok üzerinde bir ilgiyle karşılanır… Gerisini zaten bütün Türkiye biliyor. Birol Güven, ardından, yine bir aile dizisi olan En Son Babalar Duyar’la çıkar televizyon izleyicisinin karşısına. O da çok iyi başarı grafiği yakalar. O kadar ki, dizinin oyuncuları ile başarı yüzünden arası bile açılır. Birol Güven, bu kadar başarılı olmasının sırrını hayatın sıradanlığında aramaktadır: “Benim ilgi görmemim nedeni belki de hayatın o kadar ilginç olmaması. O kadar çok insanın hayatı ilginç değil ki…” Zaten bu durum, senaryolarda da ortaya çıkmaktadır.

Güven’in bir özelliği de dizilerde kullandığı karakterleri ve onlara yüklediği özelliklerin birçoğunu kendi çevresinden uyarlamış olmasıdır.

- Haluk karakteri siz misiniz?

Olabilir. Yani bire bir olmaz ama Haluk, tipik bir Darıcalıdır aslında. Darıca tüm Türkiye’yi yansıtır. Haluk için ‘aynı ben’ demelerinin nedeni de o. Meltem kentlidir mesela. Onların evliliği de tipik bir Türk evliliğidir. Kadın modern, erkek modernliğe direnen kişidir aslında benim anlattıklarımda. Haluk’un birçok özelliği belki bende var ama yüzde 100 değildir. Yüzde 70 falandır. Yüzde 30 Selamilik vardır bende. Özellikle Selami’nin çocuğuyla ilişkisinde olduğu gibi.

Dizide iki çocuk sahibi Meltem-Haluk ikilisi gibidir Birol Güven ile eşi Burcu Güven’in birlikteliği de. Onların da biri 1997 doğumlu Can, diğeri 2003 doğumlu Öykü adında iki çocukları vardır: “Dizi zaten küçük problemler üzerine kurulu. Benim evliliğimde de bütün problemlerim çok minik böyle. Küçük problemler olduğu için hep eşinizin dediği oluyor. Mesela evimiz süse yöneliktir, konfora yönelik bir ev değildir. Koltuğa oturursanız rahat oturamazsınız. Koltuğu seyretmek güzeldir. Mesela böyle birçok problem vardır.”

Birol Güven’in, dost veya akrabalarından uyarlayarak ortaya çıkardığı iki karakter daha vardır. Hem de bunlar onun çok yakınıdır. “En Son Babalar Duyar’daki baba kayınpederimdir. Dizideki Ali Erkazan fizik ve karakter olarak da kayınpederime çok benzer. Bire bir o aileyi anlatmadık orada ama özellikle baba ve oğul ilişkisi benim kayınpederim ve kayınbiraderimdir yani.”

- Ailede dizi karakteri çıkaracak epey insan var galiba?

“Çok var. Anlatabilirim yani. Orta sınıf Türk ailelerinin hepsini çok iyi anlatırım.”

Birol Güven’in tiplemelerinde en çok tartışılan ve konuşulan iki kişi ise Feridun ile Kadir’dir. Yani Ayrılsak da Beraberiz’deki ‘bitirim’ Feridun ile En Son Babalar Duyar’daki ‘damat’ Kadir…

- Feridun ve Kadir çevrenizden birileri mi?

“Bire bir yakın çevremdir. Yakın akrabam ve arkadaşımız falan… Ama çok negatif bir karakter olduğu için onları söylemeyeceğim.”

Bu ikisinin ortak özellikleri, hayatta, ‘yırtmak’ için her yolu deneyen, üçkağıtçı tipler olmasıdır: “Türkiye’deki en büyük problem, üzerinde konuşulabilecek, hatta kürsüler kurulabilecek şey ‘yırtmaktır’. Herkes bulunduğu yerden bir sınıf atlamaya çalışıyor. Para, güç, prestij bulmaya çabalıyor. Ve bu ‘yırtma’ mücadelesi içinde bir kısım var ki çok seviliyor. Onlar üçkağıtçı kurnazlar. Türk insanı bunu çok seviyor. Ama başarılı olmazsa seviyor. Bunlar her yolu dener ama başarılı olamaz. Bu, zaten Türk insanıdır. Çünkü Türk insanı da ‘yırtmak’ için o tarz bir çaba içinde olduğu için; ama bir türlü yırtamadığı için, onun da yırtamadığını görüp, onu çok seviyor.”

‘Pınar bu işten kârlı çıktı’

- Çocuklar Duymasın dizi ekibi, koyduğunuz kaideler üzere dağıldı. Pişman mısınız?

“Yarın da öbür gün de aynı şeyi yapardım. Marka sadakatidir bu. Bütün bunları başarılı olmak için yaptım. Böyle çok ahlakçı bir tavır içinde yapmadım. Yanlış da anlaşılmış olabilirim. Gelen mesajlardan şöyle bir şey çıkardım. Türkiye’de ahlaki değerlere sahip olmak diye böyle bir trend yok. Tam tersi, yani öbür taraf daha aktif. Zaten yaşadığımız olaylara bakıldığında ben böyle kendimi çok suçlu da hissetmiyorum. İkisinde de hiç bir suçum yok. İkisi de çok büyük olay.”

Tamer Karadağlı ile dostluğunu sürdüren Güven, Pınar Altuğ’la olan münasebetinin ise ‘çıkar ilişkisine dayalı olduğu’ için onun tarafından sona erdirildiğini söylüyor: “Pınar, aşkı için bedel ödeyen bir kadın olarak bu işten kârlı bile çıktı. Öyle algılansın. Ben o konuda sessiz kalmayı tercih ettim. Kamera arkası bir insanım. Suçlu da çıkabilirim. Çok dert etmedim. Her şeyi zaman gösterecek.”

Peki şöhret olmak, sıradan bir hayat sürecek iken, belki de babasının Aygaz bayisini büyütüp geliştirmekten başka gayesi bulunmayan Birol Güven’i nasıl etkiledi? “Başta sadece benim ailemde değil, tüm Darıca’da çok büyük bir şaşkınlık yaşandı. Sonra benim o şöhretle belli bir tavır değişikliği içinde olacağım öngörüldü herhalde. Ama şimdi benimle birlikte şöhretin çok da sıradan bir şey olduğunu öğrendiler. Aynı yerde oturuyorum. Şöhret gibi yaşamıyorum. Yine kahveye gidiyorum. Arkadaşlarım geliyor Darıca’dan…”

‘Levent-Etiler’de ufuk açıcı bir şey yok’

Yaz aylarında Darıca’da oturan Güven, kışın da haftanın iki-üç günü gidip geliyor ailesinin yanına. Hatta işlerini Darıca’dan da yapabileceğini düşünüyor. Çünkü Darıca’da olmak, o büyüdüğü çevreden kopmamak, onun üretken olması demek. Ona göre burada yaşamaya çok fazla gerek yok. Çünkü kısır geliyor buralar, yani şehir ona: “Levent-Etiler-Ulus üçgeninde insanın ufkunu açan bir şey yok. Buraların kendi içinde bir rutine girdiğine inanıyorum. Yemekleri bile aynı. Hem biyolojik olarak da gececi bir insan değilim ben. Erken yatan biriyim.”

Bazen ilham gelip böyle bir rüzgar savurduğunda bir sürü projeler ürettiği oluyor Güven’in. Sonra ilham çekip gidince başka bir düşünceye dalıyor o: “Bazen böyle kendimi çok iyi hissettiğimde, projeler yapmak istiyorum. Sinemalar, yeni şeyler. Sonra ayaklarım yere basıyor ve biz bunları realize edemeyiz diye düşünüyorum.”

Çocuklarına düşkünlüğünü ‘eğer fobi ise fobi’ sayan, hayatta pişman olmamayı kendine öğreten, roman okuma eksiği olduğunu söyleyen, faydacı kitapları tercih eden, dış mekanlardaki müzik kirliliğinden şikayet edip ‘müziksizlik müziğini’ arayan, son günlerdeki ruh haline uygun olarak Rafet el Roman dinleyen, Sting’i ise çoğunlukla tercih eden, son yıllardaki en büyük problemini çok çok çalışmak olarak özetleyen, hobisi olmayan Beşiktaş eski yöneticisi Birol Güven, gülme rahatsızlığı sebebiyle, oğlunun dizilerini izlemesine kısmen izin verilmeyen babası Erdoğan Bey’in aksine, hiçbir yasağı (!) olmamasına rağmen senaryosunu kendi yazdığı ve yapımcılığını üstlendiği dizilerini izlemiyor:

“İzlemiyorum. Beğenmiyorum ya kendi yazdıklarımı.”

Sabah
Esra Tüzün

Üniversitede okurken sırtında taşıdığı kilimleri satarak yola çıkıp dünyanın üçüncü büyük halı üreticisi oldu.

İbrahim Erdemoğlu 13 yılda küçük tezgâhlardan halı imparatorluğuna uzandı. 42 yaşındaki işadamının, 2 bin işçinin çalıştığı Merinos Halıları fabrikası 113 trilyonluk ciroyla 500 büyük firma arasında yer alıyor.

Çocuklarım Özel Otomobille Gezemez
Erdemoğlu kendini patrondan çok bir emekçi gibi görüyor: “İşçilerle aynı yemeği yerim. Çocuklarım okula özel otoyla değil otobüsle gider. Çalışanlarımla aynı hastanede tedavi olurum.”

İşçilerine Ev Yapıyor

İbrahim Erdemoğlu, 100 metrekarelik evinden daha büyük eve taşınmaya karar verince işçilerini de unutmamış: “Onlar kirada otururken taşınamazdım. Kooperatif kurduk. Yarısını işçiler kira öder gibi, yarısını da şirket ödüyor. Otoparklı, spor salonlu apartmanlar yapıyoruz.”

***

Çocukları onu işçi sanıyor!

Çalışanlarına ev yapıyor, hangi hastaneye giderse, nerede yemek yerse işçileri de aynı yerlere gidebiliyor. Patron olduğunu söylemiyor.

Halı sektöründe dünyada üçüncülüğü elinde bulunduran İbrahim Erdemoğlu, “Çocuklarıma Merinos’un sahibi olduğumu söylemeyin onlar benim fabrikada çalıştığımı zannediyor” diyor. Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşu içinde yer almasının ardından 100 metrekarelik evinden ailece alacakları bir eve taşınmaya karar verince vicdan azabı çektiğini anlatan Erdemoğlu, “Çalışanlarım kirada otururken ben bu kocaman evde nasıl yaşarım diye düşündüm. Hemen bir kooperatif fikri geliştirdik. Benim oturduğum yerdeki gibi spor kompleksi, otoparkı olan bir site kurmaya başladık. Yarısını şirket ödüyor, diğer yarısını maaşlarının dörtte biri kadar ayırarak kira öder gibi ödeyerek ev sahip olacaklar” diyor.

BASINDA GÖZÜKMEDİ

42 yaşındaki bu genç işadamı basından uzak durmasını, “İş hayatında başarı elde ettikten sonra basında röportajları çıkan arkadaşlara baktım. İster istemez hayatları değişti, ben de değişirim diye korktum” sözleriyle açıklıyor. Kendisini hiçbir zaman fabrikatör olarak görmediğini, anlatan Erdemoğlu, “Bizim fabrikada sınıf yoktur” diye konuşuyor. Fabrikada kurulduğu ilk günden beri herkesin aynı yemeği yediğini anlatan Erdemoğlu, “Bu bizim fabrikanın bereketidir. Sağlık sorunları olduğunda da biz ailece Gaziantep’te Amerikan Hastanesi’ne gideriz. Ben ve ailem hangi hastaneye gidiyorsak diğer çalışanlar da o hastaneye giderler” diyor. Üç çocuk babası İbrahim Erdemoğlu’nun kızları Merinos’un sahibi olduklarını okulda hocalarından öğrenmiş. “Benim kızlarım okula özel şoförle gidemezler. Servisi kaçırırlarsa otobüse binerler” diyor.

SIRTIMDA KİLİM SATTIM

Erdemoğlu, “Bugünlere gelirken yokluğu da çok iyi bildiğini ve unutamayacağını” söylüyor. Sekiz yaşında babasına ait kilim tezgâhlarında çalışmaya başlayarak iş hayatına atıldığını anlatan Erdemoğlu, 14 yaşında harçlığını kilim dokuyarak kazanmaya başladığını anlatıyor. Karadeniz Teknik Üniversitesi Fizik Mühendisliği’ne ailenin tek üniversitelisi olarak gireceği gün babasının cebine koyduğu harçlıktan son derece utandığını söylerken bugün 9 kilometreyi bulan halı fabrikasının ilk kuruluş günlerini şöyle anlatıyor: “Kazanmadan para verdikleri için kahroldum.

Bir daha para istememek için üniversitede okurken çalışmaya karar verdim ama iş bulamadım. Babamdan iki kilim istedim, sırtıma vurduğum bu kilimleri esnafa pazarladım. Pek çok esnafla anlaştım dokunan kilimleri balya balya satmaya başladım. Trabzon’un ardından Rize derken Karadeniz’i dolaştım. Üniversite dördüncü sınıfta kilim üretimimizin dörtte üçünü Karadeniz’de satmaya başladık.” Anadolu’yu dolaşarak kilimleri pazarlamayı sürdürdüğünü anlatan Erdemoğlu, “Bu sırada halı tezgâhı aldık. Kardeşlerim babam durmadan çalışıyorlardı ben de pazarlıyordum.

Anadolu’yu gezerken üç yıl yatak yüzü görmedim. Geceleri yolculuk yaparken ancak otobüste uyurdum” diye anlatıyor birkaç yıl öncesini. Artık Türkiye’de hemen hemen her evde Merinos bulunduğunu anlatan İbrahim Erdemoğlu satıyorduk ama adımız bilinmiyordu. “Türk halkına Merinos markasını İbrahim Tatlıses duyurdu. Reklamlarımıza çıkan Tatlıses’in emeği bol oldu” diyor.

Cumhur Atış, 11 yaşında babasını kaybetti, simitçiliğe başladı. Liseyi ve üniversiteyi binbir zorlukla bitirdi, öğretmen oldu. Özel okullarda çalıştı. Bir grup arkadaşıyla dershane işine girdi. Bugün 10 dershanesi, 4 okulu var. Okullarında 6 bin 200 çocuk okuyor. Simit sattığı günlerden kalan boyun fıtığı ağrısını ‘mutlu bir hatıra’ gibi taşıyor yanında

ADNAN KAYA
MİLLİYET

Cumhur Atış, 1953′te, tütün üreticisi bir ailenin çocuğu olarak Ödemiş’te doğmuş. “Tütün üreticiliği 12 ay devam eden zahmetli ve yorucu bir iştir. Kundaktaki bebekten bile yardım beklenir. Bu nedenle çalışmaya başladığım tarihi hatırlamıyorum” diyor.

11 yaşındayken babasını kaybetmiş. O günlerde taşıdığı ağır simit tezgâhının hatırasını, boyun fıtığı olarak hâlâ taşıyan Cumhur Atış, henüz orta bir öğrencisiyken, hafta sonları Ödemiş Pazarı’nda simit satarak evin bütçesine katkıda bulunmak zorunda kalmış. Para kazanayım derken sınıfta kalmış.
Aynı yıl, Ödemiş’te yapılan bir lise inşaatı, ileride kazancını eğitimden sağlayacak olan Atış’a, bu kez farklı biçimde unutamayacağı bir olanak sağlamış. Ağabeylerinin desteğiyle liseyi okumuş. Arkasından Karadeniz Teknik Üniversitesi Matematik Bölümü’nü bitirmiş. 1977′de Milli Eğitim’e bağlı kurumlarda eğitimci olarak çalışmaya başlayan Cumhur Atış, daha sonra özel eğitim kurumlarına geçmiş.

Doğru zaman, doğru yer!

Özel eğitim kurumlarında çalışma dönemi Cumhur Atış için, iş fırsatlarına giden yolları açmış. Kendi anlatımıyla ‘doğru zamanda, doğru yerde, doğru insanlarla’ olmanın avantajını yakalmış. Kendisi gibi bir grup eğitimci arkadaşıyla 1990′da Özel Başarı Dershaneleri’ni oluşturur.

İzmir - Alsancak’ta kurulan bu dershane, önemli bir başarı düzeyi yakalar. Cumhur Atış, 1996′da Tire’de, 1997′de de Ödemiş’te dershane açar. Dershane zinciri büyürken, daha rasyonel çalışma ve entegrasyon gerekleri ile Türev Matbaacılık ve Reta Ajans’ı kurar. 2000 yılında Ödemiş’te üçüncü dershaneyi açar.

Atış’a göre ‘düşlediklerini yapmak, yapacaklarını düşlemektir.’ O da kendi düşlerini gerçekleştirmek için önemli bir adım daha atmaya hazırlanır. Başarı Dershaneleri’nin Bayındır şubesini açtığı yıl, (2000 - 2001 eğitim öğretim yılı) İzmir Bostanlı’da ‘Özel Karşıyaka Başarı İlköğretim Okulu’nu açar. Böylece, kendi deyimiyle ‘eğitimle ilgili meslek yaşantısını taçlandırır.’
Sistemli, düzenli ve güvenli servis için, 2001′de yaklaşık bin 500 kişilik yemek kapasiteli Arslanaga Tabildot Gıda’yı kurarak gıda sektörüne de adım atar.

Başaran topluluk

Başarı dershaneler zinciri büyümeye devam eder. Urla, Alsancak ve Aliağa’da üç yeni dershaneyi daha açar ve şube sayısı 9′a çıkar. Cumhur Atış’ın duracağı yoktur. Anasınıfından üniversiteye uzanan eğitim zincirinde lise halkasını Mart 2003′te tamamlar. İzmir’in köklü eğitim kuruluşlarından Özel İzmir Lisesi’ni zincire katan Cumhur Atış; Özel İzmir Başarı Eğitim Kurumları (Özel İzmir Başarı Anadolu Lisesi, Özel İzmir Başarı İlköğretim Okulu, Özel İzmir Başarı Kevser Tatari Anaokulu) adı altında hizmet veren üç okula daha sahip olur. Bugün eğitim alanındaki deneyimiyle büyüyen ve başarı grafiği hızla yükselen Başarı Topluluğu, 2003 - 2004′te 300 öğretmen, 150 yardımcı hizmet personeliyle 6 bin 200 öğrenciye eğitim veriyor.

Şimdiki düşü üniversite

Atış’ın yeni hedefi İzmir’e yeni bir üniversite kazandırmak. “Şu aşamada vakıflaşma ve mütevelli heyetinin oluşturulması çalışmalarını yürütüyoruz. Buca’da eğitim yeri olarak ayrılmış bazı özel mülkler için görüşmelerimiz sürüyor. Yüksekokul üzerinde yoğunlaştık. Turizme ara eleman yetiştirme, elektrik - elektronik ve bilgisayar programcılığı gibi çağımızın mesleklerine yönelik bölümler açmayı düşünüyoruz. Başarı Eğitim Kurumları yoluna devam edecek. Başarı hayata atılan imzadır. Biz de bu imzayı atmaya devam edeceğiz” diyor.

Düşünün şimdi! Kaç öyküde kahramanımız düşlerine dokunabilmiştir?.. Cumhur Atış’ın hayatında büyük zorluklar da var ama sonuç? O, düşlerine dokunabilmiş şanslılardan. Bu yüzden kendini çok mutlu hissettiğini söylüyor. Aslında onu ‘Başarı’nın topluluğuna götüren felsefe çok basit: Koca bir ağaç, küçük bir sürgünden yetişir. Görkemli bir kulenin hayranlık uyandıran heybetini takdir etmek kolay, önemli olan yapımına ‘küçücük bir tuğla’ ile başlandığını unutmamak!

10 dershane, 4 okul

1. Başarı Dershaneleri (10 tane)
2. Özel Karşıyaka Başarı İlköğretim Okulu
3. Özel İzmir Başarı Anadolu Lisesi
4. Özel İzmir Başarı İlköğretim Okulu
5. Özel İzmir Başarı Kevser Tatari Anaokulu
6. Türev Yayıncılık ve Matbaacılık Ltd. Şti.
7. Reta Ltd. Şti. (Renk Otel, Reta Ajans)
8. Arslanaga Ltd. Şti. (Üç şirket)
9. Başarı Botanik Bahçesi
10. Belfu Sigortacılık Ltd. Şti.

Kışın kız yurdu, yazın Renk Otel

Cumhur Atış, son olarak turizm sektörüne de girdi. Urla’da ‘doğru yönlendirilemediği için atıl olan’ bir yeri ekonomiye kazandırdı ve yöreye renk getireceğine inandığı için de adını Renk Otel koydu. Atış, bu konuda şunları anlatıyor:

“İzmir’e 20 dakika mesafede. Kışın İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nün kız öğrencilerine yurt olarak kullandıracağız. Çeşmealtı’nın karşısında 3 ada var, ama, değerlendirilemiyor. Biz, 12 ay eğitim, 10 ay öğretim sloganıyla yola çıktık. Öğrencilerin belli kişilik ve kimliklerinin oluşabilmesi, kendi ayakları üzerinde durabilmeleri için yaz kampları gerekli. Bu çalışma, kent içinde olmaz. O adaları görünce heyecanlandım. Maliye’ye sordum. Orman Bakanlığı’na devredildiğini, oradan da değişik devlet kurumları tarafından 49 yıllığına kiralandığını öğrendim.

Tek bir çivi çakılmamış, yatırım planı da yok. Güzelim koylar bu projeyi yaşama geçireceğimiz yerler olarak karşımızda dururken, atıl bırakılmış. Orada hiçbir çivi çakılmıyor. Oturup kalkacak bir yer yok. Kaderine terk edilmiş. Biz bu yıl orada farklı bir çevre yaratacağız. Bu iki taraflı bir olay. Eğitim camiasında farklı bir konum yaratak adına personelimizin ödüllendirilmesi, tatil imkânı sağlanması, örnek oluşturulması ve profesyonelliğe inanma adına güzel bir örnek.”

KAYNAK:AKŞAM GZT.

Köy okulundan İTÜ’ye uzanan bir ‘azim’ hikayesi.

Rize’nin Ardeşen İlçesi Işıklı Köyü’nde başlayan ve İstanbul’a uzanan bir başarı öyküsü bu. İlkokul mezunu bir kahveci çırağıyken bitmez tükenmez öğrenme hırsıyla kendini geliştiren ve 13 yıldır İTÜ Vakfı Turizm Eğitimi Bölüm Sorumlusu olan Şaban Ali Yaşaroğlu, şimdilerde beş yıldızlı otellere eleman yetiştiriyor.

Yaşaroğlu’nun Tokatlıyan Otel’den Hilton’a uzanan, dönemin Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ile tanışmasıyla yön değiştiren, verdiği sendikal mücadeleyle 12 Eylül döneminde cezaevinde geçen sıradışı öyküsü.

1933 yılında Rize’nin Ardeşen İlçesi Işıklı köyünde dünyaya gelen Yaşaroğlu’nun kaderi henüz beş yaşında bir çocukken şekillenmiş. Geçirdiği bir hastalık sonucu iki yıl yataktan kalkamayan Yaşaroğlu, okula başlamakta gecikince annesi tarafından eğitilmiş.

Hastalığı ayakları kesilecek kadar ilerlemişken babası tarafından getirildiği İstanbul’da tedavi edilmiş ve ayakları kurtarılmış. Köyüne dönünce de okula başlamış.

12 YAŞINDAKİ ÖĞRETMEN

Öylesine parlak bir öğrenciymiş ki, ilkokul beşinci sınıfa giderken patlayan İkinci Dünya Savaşı’nda öğretmenleri köyden ayrılınca, ilkokul birinci sınıflara ders vermiş.

Rüyalarını ortaokul hayalleri süslerken köyde eğitimini sürdürmesine olanak bulamayınca, İstanbul’daki amcasına haber yollamış. Çatalca’da çay ocağı işleten amcasının ‘Gel ben seni okuturum’ sözüyle Güney Su Vapuru ile 12 gün süren bir yolculuktan sonra İstanbul’a ulaşmış. Ama o İstanbul’a varıncaya kadar eğitim dönemi başlamış. Amcası ise ‘Okuyacaksın da ne olacak, gel çalış’ deyince büyük moral çöküntüsü yaşamış küçük Şaban.

‘Dışarıya kahve taşırken önümden geçen okul üniformalı çocukları görüyordum. Bir gün elimde kahve tepsisi oturdum ağladım. O sırada beni Çatalca Belediye Başkanı gördü, niye ağladığı sordu. Söylemedim, o gün okula gidemediğim için ağlıyorum deseydim, belki de yazgım değişirdi’ diyor Yaşaroğlu.

Okumadığına inanmıyorlar

Çay ocağı macerasından sonra İstanbul’un dönemin en gözde üç otelinden biri olan Beyoğlu’daki Tokatlıyan Oteli’nde barmen yardımcısı oldu. Turizmle de o günlerde tanışmış. ‘Üniversiteye gitmedim ama Tokatlıyan Oteli benim için üniversite oldu’ diyen Yaşaroğlu şunları söylüyor:

‘Akşamcılar dediğimiz İstanbul’un entelektüel kesimi bara gelirdi. Karikatürist Ramiz’den Peyami Safa’ya, İbrahim Çallı’dan Fuat Arna’ya kadar birçok insanla tanışma imkanı buldum. Ülkede iz bırakmış insanlarla sohbet ediyordum, bende de iz bıraktılar. Benimle konuşmak onlar için de büyük bir keyifti. ‘Oğlum gel, bırak diğerleri çalışsın, sen otur ne oluyor bu memleketin hali’ diye sorarlardı. Bir işçinin okumayacağı Akis, Forum gibi dergileri okumam onların dikkatini çekerdi. Yabancı müşterilerden kalan kitapları bile okurdum.’

Yaşaroğlu, o yıllarda Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ile tanıştığını ve onun yönlendirmesiyle İngilizce kursuna gittiğini söyledi. Kendi okuyamasa da iki kardeşinin eğitim masraflarını karşılayarak üniversiteyi bitirmelerini sağlamış.

Komilikten başladı

Tokatlıyan Oteli’nin kapanmasının ardından da 20 yıl süren Hilton Oteli günleri başlamış. Komi olarak girdiği Hilton’da kısa sürede 175 kişinin sorumluluğunu üstlenmiş. Verdiği sendikal mücadele nedeniyle 12 Eylül döneminde dokuz ay boyunca cezaevinde kalan Yaşaroğlu, yapılan incelemenin ardından tahliye olmuş.

Sonrasında ise hayatını eğitime adayarak, Turizm Geliştirme Vakfı’nın Kemer’de açtığı OTEM’de ders vermeye başlamış. Öğrencileri ile öylesine iyi iletişim kurmuş ki, ‘En iyi hoca’ seçilmiş, birçok üniversitede de seminerler vermiş. Gittiği üniversitelerde yaptığı konuşmalar ilgiyle dinlenen Yaşaroğlu, kimseyi ilkokul mezunu olduğuna inandıramamış.

Turizmin duayeni, 13 yıl önce İstanbul Teknik Üniversitesi Vakfı Yönetim Kurulu’nun teklifiyle İTÜ Vakfı Turizm ve Otelcilik Okulu’nu kurmuş. Bugüne kadar 578 öğrenci mezun ettiğini söyleyen Yaşaroğlu, en çok da İstanbul’un beş yıldızlı otellerinden Conrad, Çırağan, Hilton, Dedeman’da çalışan ve hepsi de mesleğinde çok başarılı olan öğrencileri ile gurur duyuyor.

İşçi Cengiz Doğan dışarıdan orta ve liseyi bitirdi. 36 yaşında tıbba girdi hastanede çalışıp okudu. SSK’dan emekli olurken doktorluğa başladı.

Kırıkkaleli Cengiz Doğan’ın hayat öyküsü, azmin nelere kadir olduğunun kanıtı. Doğan 2 yaşındayken babası cezaevine girdi, 8 yaşında annesini kaybetti. Dedenin maddi gücü olmadığı için ilkokuldan sonra okuyamadı.

Çocuklarıyla aynı yıl sınava girdi
Çoçuk yaşta işçiliğe başladı. Hep doktor olmayı hayal etti. Eşinin desteğiyle 28 yaşında dışarıdan ortaokula başladı. Orta ve liseyi birincilikle bitirdi. 36 yaşında çocuklarıyla üniversite sınavına girdi.

ŞİMDİ BİLECİK’TE DOKTORLUK YAPIYOR
Sivas Tıp Fakültesi’ni kazandı. Fakülte hastanesinde iş buldu, gece çalışıp gündüz okudu. Hastaneden emekli olurken fakülteden de mezun oldu. 14 yıldır doktorluk yapıyor ve ikinci emekliliği bekliyor.

***

Gece çalışarak işçi emeklisi gündüz okuyarak doktor oldu

28 yaşında gittiği ortaokul ve liseyi birincilikle bitirip 36 yaşında tıp fakültesini kazandı. Gece işçi olarak çalışıp, gündüz okuyarak fakülteden hem emekli, hem mezun oldu. Cengiz Doğan 14 yıldır doktorluk yapıyor.

CENGİZ Doğan hayata gözlerini açtığında ailesini sevince boğmuştu. Ancak mutluluk dolu başlayan hikayesi kısa sürdü. Henüz 2 yaşındayken babası cezaevine girdi. Annesiyle de uzun yıllar geçiremedi; 8 yaşındayken çok sevdiği annesini kaybetti. Uzun yıllar annesinin arkasından ağladı.

Hayatta kimsesiz kalan Doğan, dedesi ve halaların yanında yaşamaya başladı. Dedesinin ekonomik durumu iyi değildi. Bu yüzden ilkokulu zar zor bitirdi; sonra da okumaya ara vermek zorunda kaldı. Oysa en büyük hayali doktor olmak, hastaların yardımına koşmaktı. Her şeye rağmen içindeki okuma aşkını hiç dindiremedi. Kaderine boyun eğmemeye

HAYALİNDEN VAZGEÇMEDİ
KÜÇÜK yaşına rağmen ufak tefek işlerde çalışmaya başlayan Cengiz Doğan, Makine Kimya Enstitüsü’nün açtığı çıraklık kursuna yazıldı. Tam 2 yıl yatılı eğitim gördü, kursu birincilikle bitirdi. 1961 yılında da MKE’de tornacı olarak işe başladı. Kısa süre sonra da ilk görüşte aşık olduğu Sema Doğan ile hayatını birleştirdi. 4 çocukları oldu. Mutlu bir yuvası ve canından çok sevdiği çocuklarına rağmen Cengiz Doğan’ın bir yanı hep eksikti.

Okuyup, doktor olmalıydı. Eşinin de desteğiyle gece okullarına yazıldı. Gündüz çalışıyor, geceleri ise okula gidiyordu. 8 yılda ortaokulu ve liseyi birincilikle bitiren Doğan, 1982 yılında da üniversite sınavına girdi. Eğitim hayatında gösterdiği başarıyı bu sınavda da yakalayan Doğan, 36 yaşında Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazandı.

Hayalleri gerçek olmuştu. Ancak çocukları da kendisi gibi üniversite öğrencisiydi. Onların eğitimi için para kazanması gerekiyordu. Bu nedenle, üniversite hastanesinin kan merkezinde çalışmaya başladı. Gündüz okula gidiyor, gece çalışıyordu.

MEZUN OLMADAN EMEKLİ!

YAŞADIĞI tüm acılara rağmen sıkı sıkıya tutunduğu hayatta gece çalışıp, gündüz okuyan Doğan; mezun olmasına iki yıl kala, çocukluğundan beri çalıştığı için SSK’dan emekli oldu. 1988 yılında da mezun olup, 42 yaşında hayallerindeki beyaz önlüğü giymeye hak kazandı.

Çektiği kurada tayini Hakkari’nin Çukurca İlçesi’ne çıktı. Çocuklarının eğitimini tamamlamamış olması nedeniyle Hakkari’ye gitmek istemedi. Eşinin memleketi Bilecik’teki bir şirkette işçi statüsünde asgari ücretle yaklaşık 1 yıl çalıştı; ikinci kurada ataması Bilecik’e yapıldı.

ÇOCUKLARIYLA MEZUN OLDU
BİLECİK Devlet Hastanesi’nde 1990 yılında acil bölüm doktoru olarak göreve başlayan Cengiz Doğan’ın bu süreçte büyük kızı Jale ziraat mühendisi, küçük kızı Lale biyolog, büyük oğlu Cem Doğan doktor, en küçük oğlu Can Doğan da inşaat mühendisi oldu. Kırıkkaleli Cengiz Doğan’ın hayat hikayesi çok isteyerek neler başarılabileceğinin en güzel kanıtı.

Okumanın yaşı yoktur diyen Dr. Cengiz Doğan, hissettiklerini şu sözlerle anlatıyor: “Hayatta her şeyi gördüm. Her acıyı tattım. İşçi olarak çalıştığım arkadaşlarımın bana verdiği paralarla okudum. Hem kendim okudum, hem de çocuklarımı okuttum. Okuyan herkesin yanındayım. Hastalarıma okumanın güzelliklerini anlatıyorum. Çok mutluyum. Ölsem de gözüm arkada kalmayacak. Çocuklarımın da okuyarak iyi meslek sahibi olmaları beni mutlu etti.”

SABAH GAZETESİNDEN ALINMIŞTIR.

AYKUT IŞIKLAR
TERCÜMAN GAZETESİ

Bugün biraz ciddi takılalım, ne dersiniz?
Gerçi çekiniyorum. Memlekette o kadar çok araştırmacı-gazeteci var ki… Haberci de öyle…

Ancak… Nedense haberler ve yorumlar hep geç patlıyor. Adam iktidardan düştükten sonra, on yıl önce yaptıkları ‘haber’ diye millete ikram ediliyor.
Hatta bazen gazete sayfalarına hiç uğramadan kitap olarak karşımıza geliyor. Bu kitapları görünce diyorum ki ‘Vay be güzel ülkemde ne müthiş gazeteciler var. Ama yüreksiz, tatlı su habercileri’ Haber o gün halka duyurulursa haberdir. 10 yıl sonra kitap olursa, ona arşiv derlemesi denir.

Acaba ben de konumda böyle mi yapsam? Halen haklarında olumsuz haber-yorum yazmaları gizli güçler tarafından yasaklanmış olan, Sezen Aksu, Türkan Şoray, İbrahim Tatlıses, Hülya Avşar, Kadir İnanır, Orhan Gencebay, Zülfü Livaneli, Kayahan hakkında hiçbir yerde okuyamayacağınız yazıları, 20 yıl sonra kitap mı yapsam?

Nasıl olsa o zaman onların medyadaki kolları bacakları kırılmış olacak? Yaşlı başlı emekli starlar… Kendilerini nasıl savunabilirler?

‘Amca-teyze, senin hakkında Aykut Işıklar adında eski bir magazinci bunları yazmış. Doğru mu bunlar’ diye soran uyanık gazeteci olursa… Burunlarını çeke çeke ‘Hepsi yalan. Ben öyle insan değildim’ diye inkâr ederler. Doğru diyecek değiller ya… Tabii ben o sırada öteki dünyada olacağım için…
Bir başka gerçek daha var ülkemizde…

Geçen gün gazetedeki oda arkadaşım Memduh Bayraktaroğlu da yazdı. Başarılı olanı alkışlamak, sanırım sadece bizim ülkemizde ayıp. Bunu yapanlara ya yalaka ya da avantacı damgasını yapıştırıyoruz.

Çünkü biz, övgü denilen son derece normal bir işi yapamayacak kadar kompleksliyiz. Ben eleştiren kadar övmesini bilen insanlardan da yanayım. Sanırım doğrusu da bu…

Örneğin gazeteci Fatih Altaylı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı yıllar yılı yerden yere vurmuştu. Ama son günlerde Başbakan’ın bir numaralı savunucusu. Utanma duygusu olmasa daha güzel şeyler yazacak ama… Bence Altaylı doğrusunu yapıyor.

Aynen Uğur Dündar ağabeysi gibi. Hiç unutmuyorum, Dündar’ın bir programında az kaldı küfürleşiyorlardı. Erdoğan canlı yayına telefonla katılmış, neler konuşmuşlardı? Ama şimdi… Şayet bir adam bugün başarlı ise, onu alkışlarla daha başarılı olmaya yöneltmek gerçek insanlıktır. Erdemlik işte budur.

Örneğin…

Ankara Emniyet Müdürü Ercüment Yılmaz bu kadar işinin gücünün arasında bir sempozyum düzenlemiş. ‘Futbolda Şiddet ve Önlenmesi’ konulu sempozyum, bir emniyet müdüründen çok önce, başka kurumların görevi… Ama sporun içinden gelen, İstanbul’u dolayısı ile medya ve spor dünyasını yakından tanıyan Ercüment Yılmaz bu işi gönüllü olarak üstlenmiş.

Onlarca spor adamı Ankara’da buluşup, birbirinden daha çarpıcı düşünceler ortaya atmış. Bunların hepsi şimdi bir kitap halinde elimizde duruyor. Demek ki sempozyum, günümüzde işlevi olan kalıcı bir eser oldu. Yılmaz’ı tüm kalbimle kutluyorum. Daha doğrusu helal olsun sana ‘Yılmaz müdür’ diyorum.

Yine aynı şekilde… Yüzünü gazetelerde bile görmediğim Adil Üstündağ adındaki iş adamını alkışlarken, dünya umurumda olmaz. Yanılmıyorsam Malatyalı olan bu idealist adam, Batı’nın o büyük sermayeli otel zincirleri ile savaşıyor. Rakipleri dünyayı işgal eden Hilton, Sheraton, Ramada, Etap, Holiday İnn, Kempski gibi oteller…

İstanbul’da üç Green Park Oteli açıp, yüzlerce aileye aş sağladığı içi, İstanbul’un Kadıköy yakasına ilk kez 5 yıldızlı otel kazandırdığı için, Taksim, Bostancı ve Merter gibi iş merkezlerine otel koyma cesareti olduğu için… Hadi Taksim neyse de, Bostancı ve Merter tam anlamıyla bir hizmet oteli… Sanayi ile iç içe beş yıldızlı oteller. Öz sermayesi ile böyle bir işe girişen müteşebbis vatan evladının alnını öperim ben…

Ahmet Hamoğlu yıllar önce Silivri’de tatil köyüne benzer dev otel yaparken de bazıları gülmüştü. ‘İstanbul’un yanında bu otele kim gider demişti. Şimdi yaz-kış Klassis Oteli’nde torpille oda bulunuyor. O Hamoğlu’nu ben size övmezsem bir gazeteci olarak görevimi yapmamış olurum.
Ya işte böyle sevgili okurlar. Alkışlamasını bilmek de gerekiyor

EYLEM TÜRK/ MİLLİYET

Kadir Caner’in babası öldüğünde 11 yaşındaydı. Ağlamaya bile vakti yoktu, çünkü babasından kalan manav dükkanı onu bekliyordu. Hemen okulu bıraktı ve ‘Caner Manavı’nın başına geçti. Sabahları dükkanın kapısını annesi açıyor, o ise sebze mevye alabilmek için halin yolunu tutuyordu. Çocuk haliyle ‘büyük adam işleri’ yapıyordu.

İşleri iyi gitti. Ve her büyüyen iş gibi Kadir Caner de kazandığını işe yatırdı. Ancak manavı büyütmek yerine bu sefer baba dostlarının da yardımıyla bir bakkal dükkanı açtı: Caner Bakkaliyesi!

Yine işler iyi gitti. Caner bakkalı bıraktı, market işine girdi. 1988 yılında ‘Marketçi Kadir Caner’di.
Fakat asıl ‘katlanarak büyüme’ bundan sonra gerçekleşti. 6 milyon sermaye ile Ankara Etlik’te ilk marketini açan Kadir Caner, “O ilk market bizim için dönüm noktası oldu. Ardı ardına marketler açtık. Zor günler de yaşadık ama yapabileceğim başka bir şey yoktu” diyor.

Kadir Caner bugün 51 yaşında ve yaşı kadar markete sahip bir işadamı. Buna başarı öyküsü denmez de ne denir? Yıllık 120 milyon dolar ciroya yapan marketlerinin yanı sıra iki de soda fabrikasının sahibi. Caner, “Arkadaşlarım da ’senin öykün tam bir başarı öyküsü’ diyor ama bana doğal geliyor. Ben bunu iş olarak görüyorum” diyor.

Artık etiket yazmıyor

Manav sahibiyken meyvenin sebzenin üzerine karton parçalarına yazılan fiyatlar iliştirdi. Bakkala geçtiğinde bir dönem fiyat etiketleri kullandı. Fiyatlar değiştikçe etiketleri de değiştirmek gerekti. Bayağı bir işti bu. Marketçiliğe geçtikten sonra teknoloji imdadına yetişti. Market sayısı arttıkça sistemin oturduğunu ve işleri yönetmenin daha kolaylaştığını anlatan Caner, artık sebze ve meyvelerin üzerine etiket yazmaktan kurtulduğunu anlatıyor. “Eskiden ürünlerin üzerine kendi elimizle etiket yazıyorduk. Bugün öyle değil. Şimdi barkodlar var” diyor.

‘Perakende bir sanat gibi’

Canerler Market zincirinin sahibi Kadir Caner’e göre perakendecilik aslında sağduyu ve beceriklilik isteyen bir sanat gibi. “Bizim işimiz büyük ölçekli ve geniş kapsamlı ama biz bir büfe ya da dükkan sahibinin sağ duyusuyla hareket etmeye çalışıyoruz.

Canerler’in başarısını her şeye rağmen bu noktada değerlendirmek gerekiyor. Ciromuzun yüzde 55′ine tam olarak hakimiz. Özel alım becerisi gerektiren şarküteri, meyve ve sebze ürünlerini çok daha ucuza müşterilerimize sağlayabiliyoruz. Bölgesel olarak halkın damak zevkini bilen ve buna dikkat ederek satın almalar gerçekleştiren personelimizin, ulaşmış olduğumuz başarıdaki payı büyük” diyor.

Duygusal bağ kuruyor

Rafların, ürünlerin, mağazaların aynı olduğu bu sektörde firma olarak ürün satmadıklarını söyleyen Caner, “Biz hizmet satıyoruz, güleryüz satıyoruz, insanı insan yapan değerleri anladığımızda başarı da gelmiş oluyor. Bu şekilde müşterilerimizle farklı duygusal bağlar oluşturmaktayız. İşlemlerden çıkıp ilişkilere odaklanıyoruz. Satış başına kârdan çok müşterinin hayat boyu değerlerine odaklanmayı bir prensip olarak belirledik. Bu yaklaşım bir anlamda maliyeti fiyat tabanlı olmaktan ilişkiler boyutuna çıkarmakta” diyor.

Uydudan takip ediyor

Caner için hava durumu da yaptığı işte büyük önem taşıyor. Ekibiyle birlikte hava durumunu uydudan takip edip ona göre pozisyon aldıklarını söyleyen Caner, “Perakendecilik ***** gibidir. Antalya’da yağmur varsa, bu bazı ürünlerde bolluğa, bazı ürünlerde kıtlığa sebep olur. Bu da satın almanı önemli ölçüde etkiler. Bol üründen kâr edersin, az olandan stoğu çekersin. Satın almada avantajı, kârı ve kaliteyi böyle sağlarsın.

Ticaretimizin tamamı mevsimle ilgili. Peynir alıyorsunuz. Uydu var. Belli kanallardan önümüzdeki yıl nasıl olacak. Uydudan mevsimsel takip ediyoruz” diyor.

Türkiye’ye yayılacak

İstanbul’da, Marmaris’te ve Bodrum’da da marketler açmayı planlayan Caner, “Şu anda sadece Ankara’da marketlerimiz var. Amacımız Türkiye’ye yayılmak. Şu anda çalışan sayımız bin 700. Hedefim toplam 10 bin kişi çalıştırmak” diyor.

Caner, “Bu yıl 120 milyon dolar ciro beklentimiz var. 1988 yılında Ankara’nın Etlik semtinde 280 metrekare ve 22 kişi ile başlamış olduğumuz bu yolculuk, bugün 51 mağazası, bin 550 çalışanı ile devam ediyor. Aradaki bin 528 kişilik kazanımı, bunca yıllık kazancım olarak görmekteyim” diyor.

Caner’e göre yoğun rekabetin yaşandığı perakendecilik sektörü, Batı ile kıyaslandığında daha başlangıç noktasında. Caner, parekende konusundaki deneyimlerini bu hafta yapılacak Parekende Konferansı’nda paylaşacak.” Türkiye sektörün liderini önümüzde beş yıl aramaya devam edecek ve saflar netleşecek” diyor.

69 yaşındaki moda imparatoru Giorgio Armani, 5.2 milyar dolarlık dev yaratmasının ve ‘hep tepede kalması’nın en önemli sırrının kendi koyduğu ‘on emir’ olduğunu söyledi. Armani, ‘‘Sırtımda yükle koşmadım. Kişisel kalıp, farklı oldum, başarıyı yakaladım’’ dedi.

5.2 milyar dolarlık moda imparatorluğunun patronu 69 yaşındaki Giorgio Armani, kendi koyduğu ‘on emir’ sayesinde değişken moda endüstrisinde tepede kaldıklarını söyledi. Paris’te düzenlenen bir konferansta konuşan moda dünyasında ‘Yeni Tanrı’ olarak adlandırılan Giorgio Armani, ‘‘Ben kendi yöntemimle yaptım’’ başlıklı konuşmasında başarısının sırlarını katılımcılarla paylaştı.

Beklentilerin sürekli değiştiği bir endüstride Giorgio Armani’nin 30 yıl önce kurduğu ve bugün bir imparatorluğa dönüşen şirketin piyasa değerinin 5.2 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor.

Şirketinin neredeyse rakipsiz bir konumda olmasından büyük bir mutluluk duyduğunu söyleyen Giorgio Armani, başarısının sırrını ‘sırtında yükle koşmayı reddetmek’le açıkladı.

YOLUM, KİŞİSEL YOL

Armani, ‘‘Ben kendi yolumla başarılı oldum. Benim yolum, mümkün olduğu kadar kişisel olmak. Çünkü herkes bir şeyler yapıyor, ama herkesin aynı şeyi yapması, onu doğru şey yapmaz. Modada gel-gitler sıklıkla değişir ve siz kendi yolunuzu kaybederseniz tamamen kaybolursunuz. Benim burada olup, bu konuşmayı yapıyor olmam da bu stratejinin işe yaradığının bir kanıtı’’ dedi. Giorgio Armani, bu yaklaşımın bir bedeli olduğunu da vurguladı.

Armani, insan ilişkilerine yeterince dikkat etmemekten dolayı üzgün olduğunu belirterek, ‘‘Bu işte çok fazla ben-merkezli olma eğilimi vardır ki, bu aslında üzücü birşey. Eninde sonunda ben-merkezli biri olursunuz’’ dedi. Sektörde özgür olmanın yolunun başkalarının kölesi olmamaktan geçtiğine dikkat çeken Armani, şöyle konuştu:

‘‘Vakti geldiğinde ben de işi gücü bırakıp çekileceğim. 85 yaşına gelmiş bir tasarımcının hálá ortalıkta olması çok gülünç olurdu. Yaratıcı kontrol tasarımcılara geçmeli ki, ben bu alanda çok uzun yıllar çalıştı.’’

2003′te donuk geçen modasının geleceğinin ne olacağına ilişkin tartışmaların yapıldığı konferansta Armani’nin konuya ilişkin çok pozitif olduğu görüldü. Armani daha pozitif trendlerin yolda olduğuna dair açık işaretlerin olduğunu belirtti. Armani, Çin’in moda tasarımcıları için heyecan verici yeni bir sınır olduğuna da işaret etti.

Armani’den başarı getiren ‘on emir’

Vizyonunuzdan asla fedakarlık etmeyin.

Yeni yetenekler peşine düşmek yerine kendi çalışanlarınız arasındaki sadakate değer verin.

Başarı üstün yetenek gerektirmez. Kollarınızı sıvayın!

İnandığınız şeye sıkı sıkıya tutunun. Sizin dışınızdaki herkes farklı adımlar atıyor olsa bile bunu yapın.

Yeni bir markete girdiğinizde, kendinizi çok fazla o markete uydurmaya çalışmayın. Farklı noktalarınızı devam ettirin.

Ürünleri satan bir tasarımcı olarak moda basını sizin için bir dezavantaj olabilir. Bununla ilgili olarak yapabileceğiniz hiç bir şey olmadığını hatırlayın.

İşinizde uzlaşma için dışarıdan gelecek finansmanlara karşı açık olun.

Moda basını aynı zamanda sürekli olarak yeni haberler avındadır. Bununla ilgili olarak da yapabileceğiniz hiçbir şey olmadığını bilin.

Vizyonunuzu sergilemek konusunda moda basınına tam olarak güvenmeyin. Çünkü bunu yapmayacaklardır.

Ürünlerinizle ilgili son karardan kimsenin sorumlu olmasına izin vermeyin.

HÜRRİYET GAZETESİNDEN ALINMIŞTIR.

KAYNAK: SABAH

Şişli modeli örnek olmalı

Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül belediyede uyguladığı projenin tüm sosyal demokratlara ders olması gerektiğini söylüyor. “Başkanlık için dürüstlük yetmez, önce herkesi bir çatı altında toplayacaksın, sonra hizmet vereceksin”.

Bugün farklı bir Mustafa Sarıgül okuyacaksınız. Şişli’nin medyatik Belediye Başkanı seçim çalışmalarını, belediyede uyguladığı modeli, hakkındaki eleştirilere karşı ne hissettiğini anlattı. Biraz CHP biraz da AK Parti konuştuk. Bir de Ayazağa’ya gittik, minik bir seçim turu yaptık.

*Siz Beyaz Türkler’in mi belediye başkanısınız?
Nişantaşı’ndan başka yere hizmet yapmıyor musunuz?

Yani böyle bir şey olabilir mi? Ayazağa, Kuştepe, Mahmut Şevket Paşa, Halide Edip Adıvar, Feriköy yok mu bizde yani? Oralara yaptığımız çalışmalar, yenilikler basının ilgisini çekmiyor da ondan gözükmüyor. Sağlık ocakları açıyoruz, ağaçlandırma yapıyoruz, camiler okullar inşa ediyoruz. Oralara yaptırdığımız kültür merkezleri, kreşler Nişantaşı’nda bile yok, inanın. Feriköy’de emeklilere öyle bir dinleme evi yaptık ki muhteşem.

*Seçmenlerinizin kaçta kaçı Nişantaşı, Teşvikiye, Maçka tarafında oturuyor?

Şişli seçmeninin yüzde 65′i ekonomik düzeyi zayıf bölgelerde oturuyor, geri kalanı merkezde.

SOKAKLARI BİLMEK LAZIM

* Siz seçim çalışmasına çok önceden başladınız.Şişli
CHP’nin adeta kalesi gibi gözüküyor. Şişli değil de örneğin Fatih’in Belediye Başkanı olsaydınız aynı başarıyı gösterebilir miydiniz, yoksa ilçe açısından şanslı mısınız?

Öncelikle şunu söyleyeyim, Şişli CHP’nin kalesi çünkü ben taa gençlik kollarından geliyorum. Partimin her kademesinde çalıştım. Belediye Başkanlığı ise başka bir iş.

Şişlili olmanın avantajını yaşıyorum tabii ama bu avantaj ilçemin sokaklarını ezbere bilmemden geliyor. Her sokağı karış karış bilirim. Nerede ne var, ne oluyor hepsinden haberim olur. Şimdi karşıma bazı adayları çıkarıyorlar gülüyorum, bırakın kendi ilçesinin meydanına “Şu mahalleyi bul” deyin onu bile bulamaz.

*Sokakları bilmek çok mu önemli?

Çok önemli tabii. Bilmezseniz başaramazsınız. Bugün bir insan milletvekili, bakan olabilir bölgesini tanımadan ama belediye başkanı olamaz.

*CHP’nin belediye seçimlerinde kazanacağından şimdiden emin olduğu tek yerin Şişli olduğu söyleniyor.CHP bu kadar düşüşteyse eğer sizin başarınızın sırrı ne o zaman?

Ben sabah altıda kalkıyorum gece yarılarına kadar çalışıyorum. Kazanmak için önemli faktörler vardır. Kendine güven, beceriklilik ve aksayan bürokrasinin tıkanan kanalını halk için açabilmek. Ben bu üçünde de çok başarılıyım.

DÜĞÜN VE CENAZE ÖNEMLİ

*Bürokrasinin tıkanan kanalı nasıl açılır peki?

Bir örnek vereyim. Şişli bölgesinde vefat eden yurttaşımızın cenazesinin Giresun’a gitmesi lazım. Bu kanunen yasaktır. Ne yapıyorum belediye arabasıyla memleketine gönderiyorum. Çünkü belki bu yasada yazmıyor ama benim gönlümde yazıyor.İnsanlarla mutlu ve acı günlerinde beraber olmaz zorundasınız.

*Düğün cenaze önemli anladım. Başka?

Okullar da önemli. Her şeyi devletten beklememek gerekiyor. Biz Şişli’deki devlet okullarını özel okullar kadar donattık. Laboratuvarlar, öğretmen odaları, kütüphane yaptırdık. Bunlar benim görev alanımda mı, değil ama gönlümde var.

*Bütün bunlara parayı nereden buluyorsunuz?

Bütçeyi verimli kullanmak çok önemli. Ben o aşamada şanslı bir belediye başkanıyım çünkü Türkiye’nin ithalatını ihracatını elinde bulunduran ilk 500 firmadan 380′i benim bölgemde. Firmalar para yardımı yapmak yerine gösterdiğimiz projeleri bitiriyorlar.

ÇİÇEK MASRAFIM YOKTUR

*Belediyenin geliri yok mu?

Var tabii ama biz o gelirleri içeride kullanıyoruz. Örneğin ben ilginç bir uygulama yapıyorum. Evlendirme Müdürlüğü’ne gönderilen çiçeklerin bırakılanlarını elden geçirtip üzerlerine Mustafa Sarıgül yazdırıyorum ve gerekli yerlere gönderiyorum. Benden önce belediyenin sadece çiçek masrafı bir milyon dolardı, bende çiçek masrafı yok.

*Siz Şişli’de her eve bir adet sarı gül bıraktırıyormuşsunuz. Onlarda mı evlendirme dairesinden?
(Gülüyor) Olur mu öyle şey. Onlar başka, o seçim için bir halkla ilişkiler organizasyonu, belediyenin gücünü kullanamam.

*Seçim kampanyanız için belediye bütçesini kullanıyor musunuz?

Hayır. Kampanya bütçem tamamen belediye meclis üyelerinin ortak bütçeleri ve partili arkadaşlarımızın katılımlarıyla oluşturulmuştur. Zaten böyle kampanyalarda kamu harcaması yapmak doğru değil.

SEÇİME 150 MİLYAR HARCADIM

*Siz bizzat kaç para harcadınız bu kampanya için?

İlçe belediye başkan adayları bir kampanya için ortalama 150 milyar gibi bir para harcar, benim de harcadığım odur.

*Neye harcanır bu para? Yani broşürler, bayraklar bu kadar tutmasa gerek.

En çok tutan kalem sandık başındaki kumanyalardır. Kaç tane sandık var, her sandığa en az 11 kumanya gönderdiğinizi düşünün, epey bir masraf tutar. Tabii baskı ve matbaa işleri de çok tutuyor.

*Sizce ne kadar oy alacaksınız?

Bu seçimde siyasi partinin hiçbir önemi yok, önemli olan hizmet. 18 Mart günü Şişli Meydanı’- nda, yaptırdığım anket sonuçlarını açıklayacağım. İddia ediyorum geçen sefer aldığım oyun en az iki katını alacağım.

*Bu oylar sadece hizmet için mi veriliyor sizce?

Tabii hizmet önemli. Bir örnek vereyim, kimsenin bilmediği bir olay, bugüne kadar açıklamadım bile. İbadet yerleri için özel temizlik birimleri kurdum. Cuma namazından sonra bütün camilerin halıları yıkanıyor,siliniyor, tertemiz hazırlanıyor. Benim uyguladığım sistemin model alınması gerektiğini düşünüyorum. İnançlar Allah’a ulaşma yoludur, iktidara ulaşma yolu değil. Bunu hiç unutmamak lazım.

DÜRÜSTLÜK MEZİYET DEĞİL

*Yani siz başkaları gibi türbanlıların oyları istemiyor musunuz?

Ayırmıyorum herkesin oyunu istiyorum. Bakın ben Sarıgül olarak kimseye hiçbir konuda haksızlık yapmıyorum. Tabii ki dürüstüm ama dürüst olmak yetmez, hizmet lazım. Bizden önceki sosyal demokrat belediyeler de dürüsttü ama iş yapmadılar. Benim babaannem de dürüst, vefatından önce namazını kılıyordu kimseye ne yararı ne de zararı vardı.

*Dürüst olmak önemli değil mi yani?

Dürüstlük bir meziyet değil ki, zaten herkes dürüst olmak zorunda.

*Sizin için “Medyayı çok seviyor, şov yapıyor” diyorlar.

Benim oynadığım siyaset oyunu bir takım ve ekip oyunu. Yapılan hizmeti iyi pazarlayamıyorsan anlamı kalır mı? Malın tanıtımı çok önemlidir. Ben şu anda rahat bir başkanım ama niye rahatım çünkü oylarımı almışım arkama. Ama yine de çalışıyorum, kendime hedefler koyuyorum, durmuyorum.

*Yürüyüşler düzenliyorsunuz, organizasyonlar yapıyorsunuz,
sık sık halkı sokağa döküyorsunuz. Hiç endişe duymuyor musunuz gelmezler de o meydanlara yalnız kalırsınız diye?

(Bu sorudan sonra Sarıgül’ün gözleri doldu. Gözyaşlarını tutmaya çalışarak konuşmaya devam etti ama ağlarken fotoğrafını çekmemizi istemedi). Olmaz olur mu Balçiçek, tabii ki oluyor. Geceleri sabaha kadar uyuyamıyorum. Örneğin o bayrağı taşıdığımız günün gecesinde tam yarım saat ağladım. Ne olacak diye endişelendim. Ya kimse gelmezse, ya yalnız kalırsam? Aklından tüm bunlar geçiyor, en nihayetinde insanız işte.

Ben müthiş şanslıyım inan bana, hiç kimseye böylesine bir sevgi nasip olmamıştır. Çıkalım gel nereye istersen hangi mahalleye dersen bak, nasıl davranıyorlar, nasıl gülümsüyorlar, nasıl sarılıyorlar. Müthiş şanslıyım ben. Bir siyasetçinin iddiası olması lazım. İddiası olmayan siyasetçi sürüden biri olmaya mahkumdur. Ben sürünün içinde olmadım, olamam da…

MUTLU EVLİLİĞİN ARDINDAKİ SIR?

ABD’de başarılarını yüksek kar oranları ile ispatlamış şirketlerin uyguladıkları bir yöntemden kısaca bahsedeyim…
Başarılı bir ortaklık için “olmazsa olmaz” bir kural olarak da algılanabilir. Şirketin yönetim kurulu üyeleri hiçbir şekilde eşleri ile birlikte biraraya gelmiyorlar. Her ne şekilde olursa olsun, eşli olarak görüşmüyorlar.

Çünkü, görüştükleri takdirde eşler arasında “Onun otomobiliydi, bunun kürküydü, şu bana iyi davranmadı, o kim oluyor da bana selam vermiyor” gibisine sudan sebeplerle hır çıkacağından, işin sonu kötüye gidebilir.
Onun için kıskançlık ve kapris yarışı başlamaması için orada, katı bir önlem almışlar ve iş ile özel yaşamı tamamıyla birbirinden ayırmışlar.

Alarko Holding’in Yönetim Kurulu Eşbaşkanı Üzeyir Garih’e ABD’de uygulanan bu yöntemden bahsedip, “Bunca yıldır başarılı bir birlikteliği devam ettiriyorsunuz, siz de bu kurala uyuyor musunuz?” diye sordum.
Cevabı “Kesinlikle evet” oldu.
Garih, “Biz yıllardır sevgili ortağımla ailecek görüşmeyiz. Yan yana dahi gelmeyiz. İş başka, özel yaşam başkadır bizim için. Bu konuda çok hassas davrandık yıllarca” dedi.


FARKLI KALABİLMEK

Yıllardır aralarında herhangi bir kırgınlık yaşanmadan, birbirlerini incitmeden başarılı bir evliliğin altına imza atan İshak Alaton’a ortağının bu sözlerini aktarıp “Bu evlilik nasıl oldu da, böylesi olumlu bir netice verebildi?” diye sordum.

Alaton hadisenin matematiksel açılımını yaparak, konuya şöylesi bir açıklama getirdi; “Matematikte bir artı bir eşittir iki bu değişmez. Üç değildir. Bir de değildir. Fakat insan ilişkilerinde sıfır da olabilir. Birinin pozitifi öbürünün negatifiyle sıfırlanır ve hiçbir üretkenlik yaratılamayabilir. Veya tersi olur. İkisi üretken insandır, farklı farklı insandır. Bir artı bir eşittir ikiden fazla olur, üç olur, beş olur, on olur, bin olur, milyon olur.

Biz işte bunu ispat ettik. Bir artı bir eşittir sonsuza dek giden bir üretim anlayışı ortaya koyduk. Hem matematiksel, hem de psikolojik olarak anlatmak mümkündür hadiseyi. Biz iki çok farklı insanız. Bu farklılıklar birini öbüründen daha iyi yapmıyor. Farklı olmanın faydaları, bütün olaylara veya bütün dertlere farklı açılardan bakabiliyorsun demektir. Bunları açık sözlülükle tartıştığınız zaman en elverişli, en akıllı yolu bulmada daha büyük bir sinerji yaratıyorsun. Daha büyük bir başarı şansını elde ediyorsun. Yani herhangi bir olay karşısında, iki farklı çoğu zaman da tamamen ters fikir ortaya koyuyoruz. Bu bir zihinsel jimnastik haline geldi ve herhangi bir olayı tartışırken ters çözümleri de ortaya koyuyoruz.”

TERS ÇÖZÜMLER

Bunun üzerine “Ters çözümlerden” neyi kastettiğini sordum…
Alaton, “Ters çözümlerden kastım, ‘Acaba böyle olursa ne olur?’ sorusunu da ortaya koyup her zaman çözümü bulabiliyoruz” diye açıklayıp şöyle devam etti:
“Bulduğumuz çözüm de mantıklı, akıllı ve karşı tarafı da çoğu zaman tatmin eden çözümler oluyor. Böylece kavgaları, ihtilafları ve davaları önlemiş oluyoruz. Biz zaten felsefi olarak davalardan ve kavgalardan nefret ediyoruz. Hep barıştan yanayız.

Hayat boyu bu 46 yıllık ortaklık boyunca hiçbir zaman birbirimize karşı sesimizi yükseltmedik. Çok dikkatli, çok saygılı davrandık birbirimize ve böylece birbirimizin egosunu hep gözönünde tuttuk. Çünkü insan rahatladığı zaman daha üretken oluyor. Yani kendini tehlikede hisseden bir insanın üretken olması mümkün değil. Kendisini hep tehlikede hissetme, hep komşularına karşı bıçak sırtında veya aktif savunmada hissetme olgusu Türkiye’nin gelişmesine mani oldu.”

Alaton’a bir diğer sorum ise hiç ayrılık noktasına gelip gelmedikleriyle ilgiliydi. Cevabı hiçbir zaman böyle bir şeyi düşünmedikleri yönündeydi. Bunun nedenini de şöyle açıkladı; “Birliktelik bizim bir numaralı kudretimiz, bunu çok iyi anladık. O kadar çok iyi anlıyoruz ki, bizden sonraki genç kuşağın aynı anlayış ve aynı felsefe ile birbirine bağlı olması gereken tedbirleri de aldık.

Hukuksal olarak da tedbir aldık. Yani öyle tedbirler aldık ki, yeni kuşağın yani benim oğlum ve kızım, Üzeyir Bey’in oğlu ve kızı bunların da kendi aralarındaki iskeletin aynen devam etmesi için hukuksal çerçeveye dayalı vakıflar kurduk.”

EMPATİ YAPMAK

İshak Alaton’a göre başarılı bir evliliğin ardındaki en önemli etkenlerden birini, empati yapmak, yani karşındakini kendi yerine koyup, ona göre davranmak gerekir diyor ve sözlerini şöyle açıyor:

“Bir defa bir ortaklık mevzubahis olduğunda hep kendine yontamayacağını bilmen lazım. Masaya otururken karşı tarafın haklarını teslim etmelisin, ortaklığı dengeli, mantıklı, her iki tarafı tatmin edici platforma oturtmak lazım. Böylece daha baştan olumlu bir havada her iki tarafın çıkarlarını gözeten bir anlayış ortaya konmuş olacaktır. Ve bu ortaklık hem uzun vadeli olur, hem de çok faydalı olur. Çünkü sinerjik bir artı değer yaratır. Biz bunu Carrier’le altına imza attığımız ortaklık sürecinde de yaşadık.

Bundan sonra da böyle olacak. Carrier’de beklenenden fazla taviz verdik. Ve onların beklentilerinin üstündeki tavizleri vermeyi baştan uygun bulduk. Fiyatımızı da düşük tuttuk. Çünkü inanıyorduk, bu sinerji, ortaklıkla her iki tarafa büyük bir ivme kazandıracak. Yoksa Carrier’den gelecek para o kadar önemli değildi. Bugün için de, onlar bunu çok iyi anladılar.”

PATRON GÖLGESİ OLMADAN

Daha sonra aynı soruyu Alarko’nun Genel Koordinatörü Ayhan Yavrucu’ya sordum. Yavrucu, “Bizim şirkette karar verilinceye kadar, her olay ayrıntılı bir şekilde tartışılır. Karar verildikten sonra o kararı sonuna dek desteklemek ve paylaşmak esastır” diye konuya bir giriş yaptıktan sonra; sözlerinin devamını şöyle getirdi;

“İshak Bey ve Üzeyir Bey’in bir kişi gibi hareket etmesinin ardında yatan unsur, kararı aldıktan sonra birbirlerini hiçbir şekilde eleştirmemeleri, sonuna kadar alınan kararın arkasında durmalarıdır. Bizim şirketimizde bu çok önemli. ‘Ben dememiş miydim?’ ibaresi bu şirketin kapısından içeri giremez. Ne diyecekseniz deyin. Kararın alınması aşamasına kadar her türlü şeyi söylemekte serbestsiniz. Burada olağanüstü bir özgürlük ortamı var. Onun için diyorum, patronumuz yok bizim. İki tane büyük hissedarımız var. Çalışan arkadaşlarımıza sorun, onların cevabı da aynı yönde olacaktır sanırım. Bir şey daha söyleyeyim.

Üzeyir Bey ile İshak Bey gerçekten kendilerini aşmış insanlar. Mümkün mertebe kendilerini işin dışında tutup işi denetleyen, sorgulayan, izleyen, öngörülerle yapılanlar arasında ciddi bir sapma varsa müdahale edip düzeltilmesi yönünde adımlar atan pozisyondalar. Yoksa patron olarak emir veren, talimat yağdıran değil. ‘Hep benim dediğimi yapın’ şeklinde bir anlayış bu şirkette hiç olmadı. Bu şirkette değil patron, patronun gölgesi bile yoktur.”

ADIM ADIM YÜRÜMEK

Keyifle kurdukları ve bugünlere getirdikleri şirketin başarısının ardındaki sırrı anlatan İshak Alaton ve Üzeyir Garih’in yaşam öyküsü de ilginç satıraralarıyla dolu…
Alaton 1927 İstanbul doğumlu…

8. sınıfa kadar Şişli Terakki’de okumuş. Sonra babası onu Saint Michel’e göndermiş. Varlık Vergisi’nin ağır yükü altında ailesi ezilince, yokluklar, sıkıntılar yüzünden daha fazla okuyamamış.

Babasının İngiltere’den aldığı bir pardesüyü tersyüz edip yıllarca giymek zorunda kalmış. Hem de düğmelerinin ters olmasından utanarak.

Okul yerine ailesinin geçimine katkıda bulunabilmek için Mehmet Kavala’nın şirketinde getir götür işlerine bakarak çalışma hayatına atılıyor. Şirketin Volvo ithal ediyor olması, onun yaşamında yeni fırsat kapılarının açılmasına sağlıyor. Bu sayede İsveç Konsolosu ile tanışıp, ondan iş istiyor.

Şans bu ya İsveç’te bir lokomotif fabrikası o günlerde kaynakçı arıyor. Alaton da hemen bu teklife evet diyor.
Ve attığı bu adım onun tüm yaşam akışının değişmesine yol açıyor.

Bu dönem İshak Alaton’un dünya görüşünün, hayata bakışının şekillendiği yıllar oluyor. İnsan haklarına saygılı, gelir dağılımının mükemmel olduğu İsveç’e hayran kalıyor. Sosyal Demokrat Parti’ye üye oluyor. Orada gördüğü yaşam tarzını ve sosyal demokrat felsefeyi Türkiye’ye taşımak istiyor.
Türkiye’ye özlediği sistemi getiremese de bu fikirlerini ödün vermeden savunmaya ve seslendirmeye devam ediyor.

Türkiye’ye döndüğünde henüz 28 yaşındadır Alaton. Öğrenimini yarıda bıraktığı için diploması da yoktur.
İçinde kendi işini kurma ateşi için için yanmaktadır. Bu hayalini gerçekleştirmek için kendisine ortak aramaktadır. Bu sırada Varlık Vergisi mağdurlarından Üzeyir Garih ile
yolları kesişir.

Garih, 1929 İstanbul doğumludur. Babası diş tabibidir. Ailede doktor çok olduğu için kendisini şaka yollu “Fahri tabib” olarak tanımlar. 1951’de İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Makine Yüksek Mühendisi olarak mezun olur. O da Varlık Vergisi mağduru bir ailenin çocuğudur.
Alaton ve Garih ikilisi Bankalar Caddesi Vefai Han’da bir göz odada başlarlar işe. Sermayeleri ise sadece bilgi ve deneyimleridir.

Bir de hiç taviz vermedikleri dürüstlükleri vardır.
Demirbaş listesinde kayıtlı olan en değerli malvarlıkları bunlardır.

Sonrasında vermedikleri tavizin, güvenin eseri olarak 46 yıllık bir serüvenin ardından, 6 bin kişinin çalıştığı, Türkiye’nin saygın kuruluşları arasında yer alan Alarko Holding’e ulaşılır.

ALARKO’NUN KÜNYESİ

Alarko 1954’te, Karaköy’de Vefai Han’daki küçük bir yazıhanede kollektif bir şirket olarak kurulur. Sermaye 20.000 TL. Şirket apartman kaloriferleri tesisi ve ısı sanayi müteahhitliği yaparak işe başlar. Sümerbank Malatya Bez Fabrikası ilave dokuma tesisi ve Merkez Bankası Banknot Matbaası’nın klima santrallerinin tamamını yerli malzeme kullanarak gerçekleştirler. Bunları zaman içinde diğerleri izler, hızla gelişir ve büyür.

1963’te 3.500.000 lira sermayeli bir Anonim Şirket haline dönüşen Alarko, Sanayi ve Ticaret AŞ adını alır. 1973’te 65.000.000 lira sermayeli halka açık bir holding haline gelir.

Alarko bugün direkt ve dolaylı olarak iş imkanı sağladığı 6000’I aşkın mühendis, teknisyen, beyaz yakalı personel ve işçisi ile anahtar teslimi komple tesis taahhüdünden turizme, ağır makina sanayinden konut yapımına, su ürünlerinden enerji üretimine kadar uzanan çok geniş bir alanda faaliyetlerini sürdürmektedir.

TÜRK TİPİ EVLİLİK

Türkiye’de şirket evlilikleri neden başarısızlıkla sonuçlanıyor sorusuna, cevap olabilecek birkaç satır…
Aile şirketlerinin dünyadaki ortalama ömrü 25 yıl civarında. Türkiye’de ise şirketlerin yüzde 90’ından fazlası aile şirketi. Yapılan araştırmalar bu şirketlerin yüzde 60’ının yok olduğunu gösteriyor. Yaşayan şirketlerin ancak yüzde 40’ı ikinci kuşağa aktarılanların oranı ise yüzde 8. Türkiye’de yapılan araştırmalar ise aile şirketlerinin ancak yüzde 24’lük kısmının ikinci jenerasyona aktarılabileceğini gösteriyor.

Tabii bu durum sadece bizde böyle değil. Kayıtlı şirketlerin Portekiz’de yüzde 70’I, İngiltere’de yüzde 75’i, İspanya’da yüzde 80’i, İsviçre’de yüzde 90’ı, ABD’de yüzde 96’sı, İtalya’da yüzde 99’u aile şirketi…
Yapılan araştırmalar ABD’de aile şirketlerinin yüzde 40’ının ilk beş yılda yok olduğunu göstermiş. Kalanların yüzde 66’sının ise birinci jenerasyonda ya battığı ya da el değiştirdiği ortaya çıkmış. Ancak geriye kalanların yüzde 17’si, üçüncü kuşağa devam edebilmiş. Yani aile şirketlerinin ancak yüzde 3.4’lük bölümü üçüncü kuşağa geçebilmiş.

Hayatta hiç dibe vurduğunuzu düşündüğünüz oldu mu ? Hayat yolunda düştüğünüzü hissettiğinizde belki yeniden kalktınız ama yeniden düştünüz. Peki ne kadar kolaylıkla pes ediyorsunuz ? İnanın bana düştükten sonra ayağa kalkabilecek gücü bulmak zor. Ama unutmayın düştüğünüzde kimse sizi kaldırmak için elinizden tutmayacak. Ayağa kalkıp, pes etmeden, daha güçlü olarak amacınıza erişmek yolunda devam etmenizi sağlayacak güç içinizde… iki yaşındaki bir bebek bile aslında bizden daha güçlü. Bir bebeğin yürümeyi öğreninceye kadar kaç kez düştüğünü hiç gözünüzün önüne getiriniz mi ? Hiç, bir bebeğin düştüğü için yürümekten vazgeçtiğini gördünüz mü ..?

Şimdi size beni çok etkileyen bir yaşam öyküsünü anlatacağım. Azmin ve kararlılığın insanı götürebileceği noktanın limiti olmadığının en güzel örneği:
1938 yılında, Bay Honda henüz okulda öğrenciyken, sahip olduğu her şeyi bir küçük atölyeye yatırmış, piston ringleri konusunda kendi kafalarında var olan fikri geliştirmeye koyulmuştur. Çalışmalarını Toyota Şirketine satmak istediği için gece gündüz çalışmış, dirseklerine kadar yağlara batmış, o atölyede yatıp kalkmış, sonuç alacağına olan inancını hiçbir zaman yitirmemiştir. İşini sürdürebilmek için karısının mücevherlerini bile rehine koymak zorunda kalmıştır. Ama sonunda piston ringlerini tamamlayıp Toyota’ya sunduğunda, bunların Toyota standartlarına uymadığı söylenmiştir. Onu gerisin geri iki yıllığına okula yolladıklarında, öğretmenleriyle arkadaşları ona gülüp duymuş, tasarımlarının çok saçma şeyler olduğunu söylemişlerdir.

Ama o, bu tecrübenin acısına odaklanacağı yerde, amacına olan konsantrasyonunu sürdürmüştür. İki yıl daha geçtiğinde, Toyota ona hayalindeki anlaşmayı sunmuştur. İhtirasıyla inançlarının sonuç verişi, ne istediğini bildiği, eyleme geçtiği, nelerin iyi sonuç verdiğine dikkat ettiği, istediğine ulaşıncaya kadar yaklaşımını sürekli değiştirdiği içindir. Ama o sırada ortaya yeni bir sorun çıkmıştır.

Japon hükümetinin savaşa hazırlandığı günlerdir o günler. Fabrikasını kurmak için ihtiyacı olan betonu ona vermemişlerdir. Peki, o vaz mı geçmiştir o zaman ? Hayır. Bunun ne büyük haksızlık olduğuna mı konsantre olmuştur ? Rüyasını ölmüş mü saymıştır ? Asla. Yine tecrübelerini kullanmaya karar vermiş, başka bir strateji geliştirmiştir. Ekip arkadaşlarıyla birlikte, kendi betonlarını yapabilecekleri yeni bir süreç geliştirmiş, fabrikasını öyle kurmuştur.

Savaş sırasında o fabrika iki kere bombalanmış, imalat tesislerinin önemli bölümleri mahvolmuştur. Honda’nın cevabı ne olmuştur o zaman ? ekibini toplamış, ABD ordusunun fırlatıp attığı benzin tenekelerini biriktirmeye koyulmuştur. Bunlara “Başkan Truman’ın Armağanları” diye isim takmıştır, çünkü niyeti o tenekeleri kendi imalatında ham madde olarak kullanmaktır. Savaş sırasında Japonya’da bu tür maddeler bulunmamaktadır. Sonunda bütün bunları arkasında bıraktığında, bu sefer de bir deprem, fabrikasını yerle bir etmiştir. Handa da o sırada piston operasyonunu Toyota’ya satmaya karar vermiştir.

Savaştan sonra Japonya’da korkunç bir benzin kıtlığı başladı. Bay Honda ailesi için yiyecek alışverişine bile arabasıyla gidemez oldu. Sonunda çaresizlik içinde, bisikletine küçük bir motor taktı. Hemen ardından komşuları, “bize de öyle motorlu bisiklet yapar mısın ?” demeye başladılar. Bir iki derken sonunda Honda’nın elindeki motorlar tükendi. O zaman, yeni icadı için motor yapacak bir fabrika kurmaya karar verdi, ama ne yazık ki elinde sermaye yoktu.

Tıpkı daha önce yaptığı gibi , bu sefer de ne yapıp yapıp bir yolunu bulmaya karar verdi ! Japonya’daki 18.000 bisikletçi dükkanına birer mektup yazdı, icadının getireceği hareketlilikle Japonya’ya yeniden hayat verebileceklerini söyledi. İçlerinden 5.000 tanesi ona istediği sermayeyi vermeye razı oldu. Yine de, yaptığı motorlu bisikleti ancak azimli bisiklet severlere satabiliyordu, çünkü bunlar çok kocaman, çok ağır şeylerdi. Bunun üzerine son bir değişiklik daha yaptı. Çok daha hafif, küçük bir motorlu bisiklet modeli yarattı. Adını “Super Cub” olarak seçti.

Bir gece içinde başarıya ulaştı. Kendisine İmparatorluk Nişanı verildi. Daha sonra motorlu bisikletlerini Avrupa ve Amerika’nın yeni kuşak çocuklarına yönelik olarak ihraç etmeye girişti. Yetmişli yıllarda da, o kadar tutulan otomobilleriyle ortaya çıktı.

Bugün Honda Şirketi, ABD ve Japonya’da 100.000 kişi çalıştırmaktadır. Japonya’nın en büyük oto üreticilerinden biri sayılmaktadır. ABD içindeki satışları da Toyota’dan fazladır. Bu başarı, bir tek adamın, koşullar ne olursa olsun, bir karara sürekli bağlı kalıp onu uygulamaktaki değeri ve gücü anlaması sayesinde gerçekleşmiştir.
Anthony Robbins, “İçindeki Devi Uyandır” adlı kitabında bu çarpıcı yaşam öyküsünü gözler önüne seriyor. Unutmayın başarı ya da başarısızlık “kader”iniz değildir, sizin “seçiminiz”dir. Hangisini istediğinizi seçin ve azimle yılmadan çalışmaya devam edin.

Sabah

Boğaziçi Üniversitesi”nden mezun olduktan sonra Amerika”da MBA okumaya giden Nevzat Aydın, burada aklına gelen bir iş fikrini uygulamak üzere eğitimi yarıda bırakarak Türkiye”ye dönmüş. Sonrası mı? 24 yaşında kendi işinin patronu olan Aydın ve iki ortağı, bugün 2004 yılında beş milyon dolar ciro yapan yemeksepeti.com”un sahibi. Üstelik her geçen gün, hedef büyütmeye devam ediyorlar… İnternet üzerinden yemek siparişi verilebilen site, İstanbul, Ankara ve İzmir”de faaliyet gösteriyor ve dört yılda 650 restoran, 70 bin üye kullanıcı, 5 milyon dolar ciro gibi rakamların kanıtladığı, şaşırtıcı bir başarı grafiği çiziyor. Şirketin genel müdür Nevzat Aydın ile şirketin kuruluşu, bu süreçteki endişelerini ve hedeflerini konuştuk…

* Yemeksepeti.com’un fikri nasıl çıktı?
1999””da Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden mezun oldum. Aynı yıl, ABD””de University of San Francisco””nun MBA bölümüne e-ticaret eğitimi için gittim. Orada eticaretin doğuşunu, başarıya ulaşan ve başarısız olan projeleri görme fırsatını yakaladım. Bu sırada Türkiye””de internet üzerinden yemek siparişi verilebilecek bir platform yaratma fikri doğdu. İnsanların tek bir noktadan şehirdeki tüm restoranları görebileceği bir sitenin çok faydalı olacağını düşündüm. Ayrıca buna telefonda sipariş verme zorluklarını da ekleyince proje iyice kafamda oturdu. 2000 yılında Türkiye’ye dönerek Boğaziçi Üniversitesi’nden arkadaşım olan Melih Ödemiş’e projeyi anlattım. Onun da kafasına yattı. Daha sonra üçüncü ortağımız Cem Nufisi dahil oldu ve 2001 yılının Ocak ayında online olarak site çalışmaya başladı.

* Peki ya kuruluş sermayesi? Bu sermayeyi nasıl temin ettiniz?
Kuruluş sermayesi yaklaşık 150 bin dolardı. Bu sermayeyi tamamen kendi birikimlerimizden oluşturduk. Ancak bizim eğitimimiz ve vizyonumuz söz konusu olduğunda en önemli sermaye kişinin kendisi oluyor. Yani yemeksepeti.com””u yapmayıp başka bir projenin içerisinde olsanız veya başka bir yerde çalışsanız, oralardan kazanacaklarınızı da hesaba katmanız lazım.

* Yemeksepeti.com”un dönüm noktaları nedir?
Teoride, projemiz ne kadar iyi olursa olsun pratikte kullanıcılar tarafından ne kadar tutulacağı tamamen belirsizdi. İnsanların bu projeyi sadece denemek için birkaç defa mı kullanacağı yoksa bunu hayatlarının bir parçası haline mi getireceği, ilerleyen safhalarda ortaya çıkacaktı. Bu süreç, tamamen lehimize gelişti ve kullanıcılar her geçen gün daha da artan şekilde siteyi kullanmaya başladı.

* Bu anlamda aldığınız en kritik karar neydi?
Ekibi doğru kurmak çok kritik bir noktaydı. Melih ve Cem””le -itiraf etmeliyim ki- aramızdaki uyumun bu kadar iyi olmasını hiçbirimiz beklemiyorduk. Başka önemli bir dönüm noktası ise projeyi ilk çıkış noktasında çok doğru konumlandırmamızdı. Yurtdışındaki modellerden sadece paket servis ve internet konseptlerini aldık. Geri kalan tüm detayları Türkiye””deki koşullara göre değiştirdik.

* 2004””ü 5 milyon dolarla geride bıraktınız? 2005 hedefiniz nedir?
2003 yılında 2.5 milyon dolar ciro yaptık. 2004””te bunu ikiye katladık ve yaklaşık 5 milyon dolar ciroya ulaştık. 2005 hedefimiz ise 8 - 8.5 milyon dolar civarında. Ciromuzla beraber, faaliyet gösterdiğimiz şehir sayısını da artırmak istiyoruz. Şu anda İstanbul, Ankara ve İzmir””de faaliyet gösteren şirketimiz yıl içinde Antalya ve Bursa””da da online olarak hizmet verecek.

* Yemeksepeti.com””u hayata geçirirken ne gibi zorluklarla karşılaştınız?
En önemli sorun, müşterilerin internet üzerinden verdikleri siparişlerin sorunsuz olarak ellerine ulaşacağına ikna edilmeleriydi. Bir de tabii ki insanların bilgisayardan sipariş vermeye alışmaları belirli bir süre aldı. Bunu zamanla aştık.

* Sizi en çok hangi il ve bölgeler tercih ediyor?
İstanbul Avrupa yakasında Mecidiyeköy- Maslak””ta hattı ve çevresi, Teşvikiye, Nişantaşı, Beşiktaş, Ulus, Akatlar, Etiler ve Anadolu yakasında ise Bağdat Caddesi ve çevresiyle Kadıköy semtleri. Ankara””da Çankaya, Kızılay, Bahçelievler, Gaziosmanpaşa. İzmir””de ise Bornova, Alsancak, Güzelyurt ve Göztepe…
Nevzat Aydın””dan kariyer önerileri

Kendi fikirlerinizi uygulamadan önce yurt dışındaki örnekleri inceleyin. Buradaki sistemi incelediğinizde aklınıza gelmeyen yeni fikirlere ulaşabilirsiniz.

Cesur olmanızı tavsiye ederim. Projeniz ne kadar farklı olursa olsun onu hayata geçirmede kararlı olmalısınız.

Başarılı bir modeli aynen tekrarlamayın. Kendi modelinizi yaratın, önünüzdekini geliştirerek yeni bir alanda projeye hayat verin.

Bu yazı toplamda 876, bugün ise 1 kez görüntülenmiş

Bu konularda ilginizi çekebilir


Aradığınız konu hakkında yeterli içeriği sitemizde bulamadıysanız, aşağıdaki kutucuklardan google ve yahoo arama motorlarında arama yapabilirsiniz.
Google
 

CommentYorum

*
Dikkat! Gönder butonuna basmadan önce, aşağıdaki kutuya yan resimdeki kelimeyi yazınız. Resimdeki yazıyı okuyamıyorsanız, üzerine tıklayarak ses ile harfleri dinleyebilirsiniz. Yorumunuz için teşekkür ederiz.
Click to hear an audio file of the anti-spam word