Sorularınıza cevaplar

Yazar yucin

İnsan çevresinden bağımsız bir varlık değildir; o, algılayabildiği bütün nesnelerin içyüzünü öğrenmek ister, bu durum onun sürekli bir gelişim içerisinde olmasını sağlar, ayrıca bu, insanın kendi varlığının anlamını kavramasına yol açan çok önemli bir etkendir… Evet, insan kendi varlığının farkında olduğu gibi, aynı zamanda kendi kendini varetmediğinin de farkındadır… Çevresindeki güzelliklerin, büyüleyici dengelerin, parıltılı yıldızların etkisinden kurtulabilmesi olanaksızdır…Bu noktada daha bebeklik çağından kendini hissettiren “nedensellik” duygusunu kullanarak başta kendi varlığı olmak üzere genel olarak bütün varlığın anlamını kavramaya çalışacaktır, bu sorunu çözemezse huzursuz olacaktır… İşte, bu çalışma da, insanoğluna bu çabasında yardımcı olabilmek, en azından bu konuya ilgi çekerek etkili adımların atılmasını sağlayabilmek amacıyla yazılmıştır…

Açık bir gerçektir ki, evrende hiçbir varlık boş yere yaratılmış değildir, her birinin değişik görevleri vardır… Yine hiçbir varlık kendisi için var değildir; örneğin bir kedi, kedi olsun diye değil, doğanın dengesindeki görevini yerine getirmek gibi çok değişik hikmetler nedeniyle vardır… Benzer biçimde insan da boşuna yaratılmış değildir, onun da yaratılış hikmetleri vardır; insan kendisi için değil, Allah’a kulluk etmek (O’nun verdiklerini O’nun yolunda kullanmak ve yücelmek, en azından O’na karşı kullanmamak; yani şükür) için yaratılmıştır ve bu konumunun bilincinde olarak davranışlarını yönlendirmesi gerekmektedir…

Yalnızca yiyip-içip uyuyan, çiftleşen, düşünmeyen, düşünmekten kaçan bir insanı, hayvanlardan daha üstün/farklı yapan nedir? Hatta böyle bir insan görevini yapmadığı için kendini çok daha aşağı durumlara düşürebilmektedir… Evet, insanın yaşamak için yemek, yemek için yaşamaktan öte, uçsuz bucaksız istekleri ve sonsuzluk arzusu vardır… Bütün bunların bir çözüme kavuşturulması gerekmektedir; bunun yolu da ona istediğinin, aradığının verilmesidir, kuşkusuz burada dinlerin etkisi inkar edilemez, insan inanmak durumunda olduğundan kendi benliğinden kaçamaz (aslında inançsızlık da bir inanç ve dinsizlik de bir dindir)… Onun hayatından daha anlamlı bir amacı yoksa hayatının da bir anlamı yoktur, çünkü evrendeki tek canlı kendisi değildir… Bu durumda nedir insanı farklı kılacak olan?..

Evet, gerçek sorun “neden” (niçin) varolduğumuzdur; bu konu nasıl varolduğumuzdan çok daha önemlidir, çünkü varlık nedenimiz bilinmeden nasıl varolduğumuzun hiçbir önemi yoktur… Bir gözün bile boşuna kırpılmadığı şu evrende, evrenin gözbebeği olan insanın boşuna yaratıldığı düşünülemez… İnsan, bilincinin gereğini yerine getirmek için vardır; bakmak, görmek ve şükretmek, kısacası kendine verilenleri yerli yerince kullanmak… Peki bunu nasıl yapacaktır?..

Tarihi geçmiş insanlığın dinsiz yapamadığını göstermiştir; şöyle ya da böyle her toplum belli bir dine sahip olmuştur… Peki din nedir? Neden vardır? Vahiy-Elçi-Kitap kavramlarının anlamı nedir? Varlıkları gerekli midir? Dine getirilen eleştiriler ve bunların içeriği nedir? Dindışı yaklaşımlar bir değer taşır mı?..

İşte bu çalışmanın amacı, bu tür sorulara bir yanıt verebilmektir… Evet, bu çalışma arayış içindeki herkese yol göstermek ve kendi alanında bir başvuru kaynağı oluşturmak amacıyla yazılmıştır… Yararlı olacağı, en azından bu konuya ilgi çekebileceği ümidiyle, son olarak şunu da belirtmeliyim ki; her yanlış benim, her doğru İslam’ındır… “Hatasız kul olmaz” derler, eğer gözden kaçmış bir yanlışım olmuşsa hoş görülmesini diliyorum…

Birey / İnsan

Yaratılmış bir üstün varlık, küçük evren ya da evrenin özeti! Düşünen, konuşan, araştıran, inanan, sonsuzluğu arayan, özünde kötülüğe karşı olan… En çok düşündüğü konular; “Nereden geldim, nereye gidiyorum ve neden varım? Yaşamın anlamı ne? Yaşamın kendisi nedir? Bu düzen nasıl oluştu? Niçin var? Kim yaptı?..”

Evet, insan hep bu sorularına bir yanıt aradı, gerçek yanıtı ise dinlerin dışında bulamadı… Felsefe insana yetmiyor, yanıt veremiyor… Din de gerçek din değilse insana uzak… (evet din; karşıtını da içerebilecek denli kapsamı geniş bir kavram)

İnsan yalnız bir et ve kemik yığını değil, onun özü çok daha sınırsız, sonsuzluğun ve mutluluğun peşinde… Duygular kaynağı… Peki bu sonsuzluk özlemi, bu duygular, bu yapı nereden geliyor? Bu et ve kemiğe bu sonsuzluğu sığdıran kim? Doğa mı? İnsanın kendisi mi? Yoksa bambaşka bir varlık mı?..

Yeri gelmişken; insanın da bir parçası olduğu doğa (tabiat) nedir? Doğa, diğer adıyla evren, bildiğimiz 4 boyutlu (en, boy, derinlik, zaman) ortamın bütünü; dağlar, taşlar, ağaçlar, denizler, karalar, hayvanlar, gezegenler, bitkiler, yıldızlar… Doğanın ve maddenin yapıtaşını ise atomlar oluşturuyor… Peki, atom nedir?

Maddenin Yapıtaşı

Atom, maddenin (elementlerin) bütün özelliklerini yansıtabilen en küçük birimi, yapıtaşıdır… Temel olarak, proton ve nötronların (artı yüklü ve yüksüz parçacıkların) oluşturduğu bir çekirdek ve bunun etrafında dönen elektronların (eksi yüklü parçacıkların) oluşturduğu bir bütündür… Elementlerin türüne göre sayısı değişen bu parçacıkların her biri gerek kendi çevrelerinde, gerekse çekirdek içinde ve dışında çok hızlı bir biçimde dönerek dairesel bir hareket sergilerler… Bu yapı aynı anda sayısız işi başarabilmektedir, çok büyük bir güç kaynağıdır, evrenin küçültülmüş bir modelidir…

Evet, atom çok yönlü bir varlıktır, nereye giderse gitsin oraya uyum sağlayabilir; kan olur akar, mide olur sindirim yapar, beyin olur düşünür, toprak olur savrulur, göz olur görür, kulak olur işitir, dil olur tadar… Nereye giderse gitsin hepsinde de görevini kusursuz olarak yerine getirir, düzenin bozulmasına da neden olmaz…

Oysa atom bilgiden yoksundur, varlıkları tanımaz… Nereye, niçin ve nasıl gittiğini bilemez… Peki onun bu durumu kendisiyle açıklanabilir mi? Bütün bunları kendi gücüyle mi yapıyor? Kuşkusuz hayır; tersini düşünebilmek akıl ve vicdan sahibi insanlar için olanaksızdır…

Evet, bir Yaratıcı kabul edilmezse atomun bu özellikleri neyle açıklanabilir? Yoksa kör, bilinçsiz, güçsüz rastlantılarla mı? Bakıp da görmesini bilen her insan için en küçük bir varlıktan en büyük bir varlığa kadar herşey yaratıcısına tanıklık etmektedir…

Düşünelim; varlıkların en küçük parçası olan atomlar nasıl bir araya gelerek bunca işi başarabiliyorlar? Bunu yapan kendileri mi, yoksa onları kurulu bir düzene bağımlı kılan birisi mi var? Evet, şu düzeni atomlara veya rastlantıya bağlayabilmek için onların sonsuz bir bilgi, güç, irade, zeka ve bilinç taşıdıklarını kabul etmemiz gerekir ki, bu da hiç kuşkusuz saçmalık olur…

Çok sanatlı ve düzgün yerle_miş tuğlalardan oluşmuş bir yapı düşünelim; açıktır ki ne bu yapı kendiliğinden oluşmuştur, ne de bu tuğlalar kendi başlarına bir araya gelmişlerdir, onları düzenli bir biçimde yerleştirip bu binayı oluşturan bir usta vardır… Evet, madde binasının tuğlaları da atomlardır ve atomlar kendiliklerinden maddeyi oluşturmuş değillerdir… Maddeyi oluşturmadıkları gibi, kendi kendilerini de oluşturmuş değillerdir; onlar belirli kanunlara bağlı olarak görevlerini yerine getiren elemanlardır…

Bilim çevrelerinde “çekim yasası, ısı yasası, üreme yasası” gibi sayısız yasa dilden dile dolaşır; ortada yasa varsa -ki var, hem de pek çok- bir de “yasa koyucu” olması gerekmektedir, işte o yasa koyucu da yüceler yücesi olan Allah’tır… Ve O’nun atoma verdiği eşsiz bir özellik, rastlantı görüşünü kökünden altüst ederek “Allah vardır” diye haykırmaktadır; şöyle ki, atom çekirdeğinde bulunan protonlar aynı yükü (+) taşırlar, bu nedenle “aynı kutuplar birbirini iter, farklı kutuplar birbirini çeker” ilkesine göre protonların birbirini itmesi gerekmektedir… Oysa bunun tam tersine protonlar sıkı sıkıya birbirine bağlıdır; dolayısı ile atoma bu özelliği veren birisi vardır, eğer bu durum rastlantıya bağlanırsa hiçbir biçimde açıklanamaz…

Yukarıdaki örneğe dönersek; tuğlaları bir arada tutan onların aralarına konan harçtır ve bu harç da kendiliğinden oluşmuş değildir… Atomu ve bileşenlerini ayakta tutan ise çekim kuvveti, zayıf kuvvet, elektromanyetik kuvvet ve nükleer kuvvet adı verilen dört temel kuvvettir… Bu dört temel kuvvette de o Yüce Sanatkar’ın, o eşsiz sanatı açıkça kendini göstermektedir;

Bu kuvvetlerin en zayıfı çekim kuvveti, en güçlüsü ise nükleer kuvvettir; buna karşın çekim kuvvetinin etki alanı diğerlerinden çok daha geniştir ve varlıkları bir arada tutan da onun bu özelliğidir… Atomun çekirdeğini oluşturan parçacıkların bir arada tutunmasını sağlayan ise nükleer kuvvettir ve bu kuvvetin etki alanı çekirdekle sınırlandırılmıştır, çekirdeğin dış1na taşamaz; elektromanyetik kuvvetten daha güçlü olduğu için aynı yükü taşıyan protonların birbirlerini itip de ayrılmalarını önleyerek çekirdeği bir bütün olarak korur…

Her kuvvet kendisine verilen görevi yerine getirdikten sonra belli bir sınırda durmaktadır; bunlardan birinin yokluğu veya dengesizliği kainatın yapısını bütünüyle altüst ederdi, açıkçası kainat olamazdı… Varlıkların bir arada bulunabilmesi için elektromanyetik kuvvet, aynı elektromanyetik kuvveti taşıyan protonların birbirini itmemesi için nükleer kuvvet görevlendirilmiştir; ancak elektromanyetik kuvvetten çok daha güçlü olan nükleer kuvvetin etki alanı çekirdeğin dışına taşırılmamıştır…

Öte yandan çekim kuvvetinden çok daha güçlü olan elektromanyetik kuvvet artı ve eksi kutuplar halinde dengelenerek vazifesinin dışına taşması önlenmiş ve atom bileşenlerinin de bir arada tutunması sağlanmıştır… Görüleceği üzere evrenin yapıtaşını oluşturan bu en küçük varlıklarda bile rastlantıya rastlayabilme olanağımız yoktur; bu şaşmaz ve son derece hassas yapıyı atomun kendisine veya bileşenlerine verebilmek olanaksızdır…

Evet, bir masayı ayakta tutan çiviler kendiliklerinden çakılmış olamayacakları gibi, bir binayı ayakta tutan tuğlalar ve onların aralarına konulan harç da kendiliğinden yerleşmiş olamaz… Şu ince sanatı, bu eşsiz dengeyi yetkin bir Sanatkar olmadan düşünebilmek ne mümkün? Böyle bir Sanatkar’ın karşısında, nasıl saygıyla eğilinmez?..

Öte yandan protonların varlığından dolayı artı nitelik taşıyan çekirdek, eksi yüklü elektronları çekim alanında tutar ancak elektronların belli yörüngelerde çok hızlı bir biçimde dönmeleri yapışık olmalarını engeller; eğer böyle olmasaydı dünya ancak çok küçük bir ada kadar olabilirdi, gerçekten de atomun büyük bir bölümü boşluktan oluşmaktadır… Dahası, çok hızlı bir biçimde dönen elektronların ışık yayımlayarak bozunması ve yine çekirdeğin üzerine düşmeleri gerektiği halde hiç de böyle olmamaktadır; evet burada da elektronlara genel kurallardan farklı bir özellik verilerek dengesizlik önlenmiş ve eşsiz bir ölçü konulmuştur…

Allah’ın en küçük birimlere varıncaya dek koyduğu bu şaşmaz ölçüdür ki, bizleri ve evreni ayakta tutmaktadır… Evet, her varlıkta gözlenebilen bu ince ölçü, denge ve sanat o yüce Sanatkar’a tanıklık eder, elbette bakıp da görmesini bilene; yoksa görmek istemeyenlerden daha kör kim olabilir?..

Atomun başlangıcına değinmek gerekirse; atomdaki hareket kendiliğinden başlamış olamaz, demek ki atom kendi dışındaki ve kendinden önceki bir varlığa bağımlıdır, öyleyse atom ezeli olmayıp yaratılmıştır… Kuşkusuz yazıyı yazan yazı, masayı yapan masa olamaz; yine bir yazı yazarsız, bir kitap katipsiz, bir resim ressamsız, bir bina ustasız olamaz; atom da bir yaratıktır ve hiç kuşkusuz her yaratığın bir de Yaratıcısı vardır…

Eski düşünürlerin bir bölümü varlığı atomlara bağlamış ve onları tanrılaştırmışlardır; bu yanlış görüşü günümüzde de -bilerek veya bilmeyerek- savunanlar olmakla birlikte bu davranış ve anlayış atomun ne denli özellikler taşıdığını açıkça göstermektedir…

Gerçek olan ise atoma bu özellikleri veren bir Yaratıcının bulunduğudur… Evet, düzgün işleyen bir saatin özelliklerini saatin kendisine bağlamak yanlış olduğu gibi, atomun özellikleri de atoma bağlanamaz; hiç kuşkusuz her saati yapan bir saatçi vardır…

Bütün varlıklarda birlik ile çokluk içiçedir; örneğin atom ve onun bileşenleri gibi… Evet, evrende bir bütün, bir de parça kavramı vardır; parça olmadan bütün, bütün olmadan parça olmaz, dolayısı ile bu ikisini de bir yaratan vardır; manzara resmini çizenle o resimdeki ağacı çizen aynı kişi değil midir? Atom, bütünü oluşturan parçalardan birisidir; bütünü yaratan da, parçayı yaratan da Allah’tır ve hiç kuşkusuz ki, ya atomlar birer mühendistir ya da onları yapan bir mühendis vardır!..

“Öğrendiğimiz her yeni şey, bizi yeni baştan cehalete gömmektedir” diyor Feynmann; ne kadar doğru!.. Şu apaçık bir gerçektir ki, bilim adına Allah’ı inkar edebilmek mümkün değildir, tersine bilime dayanarak Allah’ın varlığını kanıtlamak her zaman için olasıdır…“Doğadaki herhangi bir sistemin modelinin yapılması ve işletilmesi ne kadar zeka gerektiriyorsa, bu sistemin aslını yapmak ve işletmek için ondan daha fazla zekaya ihtiyaç vardır” derler; sizce doğa zeki midir?..

Madde Ezeli midir?

Kuşkusuz yaratılmış bütün varlıklar gibi maddenin de bir başlangıcı vardır; bu gerçeği bize hem maddenin temel bileşenlerinin özellikleri, hem de yapılan araştırmalar açıkça bildirmektedir… Evrenin yaşının belirlenmesi ve yokluğa doğru gitmesi, bir başlangıç noktasının bulunduğunu açıkça göstermektedir…

Bilindiği üzere maddenin belirli özellikleri, nitelikleri vardır; bunlar yok olabilmektedirler; renk, koku, tat, boyut, durum gibi… Dolayısı ile madde de yok olabilir… Benzer biçimde maddeye dönüşebilen enerji de yok olabilir… Açıkçası; değişim içindeki ve yok olabilen varlıklar ezeli (başlangıçsız) olamazlar…

Konuyu biraz daha açalım; değişen bir varlıktaki değişimin gerçekleşebilmesi için bir dış etki gerekir, bunun sonucunda da bir tepki oluşur, bu duruma “olay” adı verilir… Maddenin değişimi de bir olaydır; dolayısı ile bir dış etkinin varlığını gerektirir… Örneğin bir odunun yanabilmesi için ısısının tutuşma sıcaklığına kadar yükselmesi gerekir; odun kendi kendine yanmayacağına göre onu yakan başka bir varlığın olduğu gerçeğiyle karşılaşırız… “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” derler; evet, duman varsa, onu oluşturan bir ateşin varlığı bilinir…

Bunun gibi, madde değişiyorsa, bu değişime neden olan etkiler bulunuyordur; bu etkileri peşpeşe sıralarsak bir ilk etkide karar kılmak durumundayız; eğer sonsuz öncelere bu işi götürebilseydik varlığın ortaya çıkması olanaksız olurdu… Evet, kendisi başlangıçsız, değişmeyen ve güçlü bir varlığın gerektiği ortadadır; O da hiç kuşkusuz ki Allah’tır…

Yukarıda ayrıca “yokolabilen varlıklar ezeli olamazlar” demiştim; “yokolmak” da bir “olay” olduğu için bu olaya neden olan başka bir etkinin varlığı açıktır; bu durumda yine etkilerle, sebeplerle, nedenlerle karşılaşıyoruz… Bunların sonsuz öncelere gidemeyeceği artık bilindiğine göre; demek ki, nitelikleri ve kendisi yokolabilen madde ezeli değildir, yaratılmıştır, dolayısı ile bir Yaratıcısı vardır…

Bu apaçık gerçekler karşısında maddeye tapanların, açıkçası materyalistlerin ne kadar acınacak bir durumda oldukları düşünülmelidir… Sonuç olarak şu yargıyı yeniden belirtmek istiyorum; madde ezeli, ebedi ve yaratıcı değildir, tersine yaratılmıştır, dolayısı ile yaratıcı bir varlığa tanıklık etmektedir… Görebilene ne mutlu!..

Yoktan varolmak, Vardan yokolmak

Birçok kişi “evrende vardan yok olmaz, yoktan da var olmaz” görüşüne inanmaktadır… Oysa bilimin ilerlemesi bize birçok görüş gibi bu görüşün de doğru olmadığını göstermiştir… Açıkçası; varlıklar yoktan var olabilecekleri gibi, vardan da yokolabilirler… Kuşkusuz bu olay bir dış etki sonucunda gerçekleşir…

Düşünelim; baharda açan çiçekler, onların o güzelim desenleri ve kokuları sonbaharda yok olmuyorlar mı? Peki sonbaharda yok olan bu güzellikler ilkbahar geldiğinde yeniden ortaya çıkmıyorlar mı?..

Bir odunun yanışını düşünelim; ağırlığı, biçimi, kokusu, rengi hep yok oluyor… Bunun karşılığında ısı, kül, duman gibi varlıklar ortaya çıkıyor… Burada bir değişimin olduğu savunulabilir ancak odunun “yok” olan özelliklerini geri getirmek mümkün değildir…

Bunun gibi, evren ve içindeki bütün varlıklar sürekli değişim içindedirler; demek ki, bazı özellikleri “yok” olurken, diğer bazı özellikleri “var” olmaktadır… Dolayısı ile bütün nesnelerde “varlık” ile “yokluk” içiçedir…

Uzağa bakmamıza da gerek yok, kendimize bir bakalım; cansız olarak nitelenen besinlerimiz nasıl bedenimizde canlanıyorlar? Nasıl ölüden diri yaratılıyor? Evet o besinin bir canı “yok”tu, bedenimizde bir hücreye dönüştü ve onda belli bir canlılık “var” oldu… Bedenimizde böylesine güzel ve sayıca çok örnekler varken “yoktan var olmaz” demek utanılacak bir durumdur… Tersini düşünürsek; yaşam dolu bir hücre öldüğünde onda “var” olan yaşam/canlılık “yok” olmaktadır…

Bu örneklerden de açıkça anlaşılacağı üzere bir dış etkinin varlığı durumunda, nesneler vardan yok, yoktan da var olabilir… Konunun bilimsel boyutuna özet olarak değinmek gerekirse; kuantum fiziği, varlığın, var-yok arası dalgalanmalardan oluştuğunu açıkça ortaya koymaktadır… Evet, bilim artık bize göstermiştir ki bütün varlık, var-yok arası dalgalanmalardan oluşmaktadır; açıkçası, yaratılış sürekli olarak yinelenmektedir…

Evren, Yüce Allah’ın denetimi, gözetimi ve koruması altındadır (Kayyum bir Yaratıcı), Tanrı evreni yaratıp da kendi köşesine çekilmiş değildir!.. Ünlü fizikçi Paul Davies’in dediği gibi; “zamanı yaratan bir Allah kavramı, O’nun kainatı her an elinde tutarak yarattığını göstermektedir”

Madde Üzerine

Madde, “uzayda yer kaplayan varlık” demek. “Var” olabilmesi bazı özellikleriyle mümkün. Koku, renk, tat, boyut, konum ve suret gibi. Bunlara, felsefe dilinde “araz” deniyor. Maddenin, arazlardan soyutlanmış özü ise, “cevher”

Arazların varlığı cevherlere bağlı. Mesela, kendi başına bir boyuttan ve suretten söz edilemiyor. Arazlar olmadan madde var olamıyor. Eni, boyu, derinliği, biçimi, konumu, tadı ve kokusu bulunmayan bir madde, yok demek.

Madde ezeli olabilir mi? Bu konuyu önce tarifler yaparak incelemeliyiz;

“Ezeli” ile “kadim” aynı manaya geliyor. Kadim, “varlığına yokluğun ilişemediği şey”; hadis ise, “sonradan olma” demek.

Maddeye “kadim” diyenler, onun, varlığından önce yokluğunu kabul etmeyenler.

Madde ancak arazlarla var olabilir, demiştik. Arazlar ise, devamlı değişir ve başkalaşır. Mesela, duran bir cisim hareket edebilir veya hareketli bir cisim durabilir. Hareket başlayınca “durgunluk”, cisim durduğu zaman da “hareket” yok olur. Var, yok olmakta, yok da var olmaktadır. Şu halde hareket ve durgunluk hadis, yani sonradan olmadır.

Aynı şekilde suretler de değişir. Tomurcuğun gül şeklini aldığını, yumurtanın kuş suretini giydiğini her zaman görebiliyoruz. Gül sureti gelince tomurcuk sureti yok olur. Yine, kuş biçimi, yumurta şeklini varlıktan siler.

Koku, tad ve boyut gibi ikinci dereceden arazların her zaman değiştiğini hep müşahede ediyoruz. Her değişme, mevcut arazların yok oluşu, yeni arazların var oluşu demek.

Bu tesbitler ışığında, hiç tereddüte düşmeden şu hükmü verebiliriz: Madde ezeli değildir. Çünkü, varlığı arazlara bağlıdır. Arazlar hadis ise, ki öyle olduğu belli, madde de hadistir, yani sonradan olmadır.

Maddeciler, tutunacak dal bulamayıp, bu defa da, “enerji ezelidir” derlerse, cevabımız aynı olacaktır. Enerji, maddeye dönüşebilmektedir, o halde ezeli değildir, hadistir.

Hadis olan, kadim birine muhtaçtır. Başka türlü var olamaz. Hadis olmayan, ezeli bir sebep gerekir. O da ancak Allah olabilir. Allah, madde cinsinden değildir. Ne arazdır, ne cevher, yarattıklarına hiç bir yönden benzemeyendir.

Ne gariptir ki, Allah’ın ezeliyetini akıldan uzak gören maddeciler, her bir atomun ezeliyetini kabulden geri kalmıyorlar!

Müzisyeni inkar edebilmek için, havaya yayılan her notaya müzisyen diyen bir adamın durumuna düşüyorlar.

Çevrelerindeki harika sanat eserlerini görüyorlar da, ilmi, iradesi ve kudreti sonsuz bir Sanatkarı tanımak istemiyorlar. (Kulluğum Sultanlığımdır, Ömer Sevinçgül, Zafer Yayınları)

Düşünce Pınarı

“Sen ki Allah’ın “bak” diye hitab ettiği varlıksın. Niçin bu yoldan körler gibi yürüyüp geçiyorsun? Bahar rüzgarı gibi güllerin üzerinden geçip gitme, gülistanın manasına dal” Muhammed İkbal

“Hayret etmesini bilmeyen kimse, ardında göz bulunmayan bir gözlükten farksızdır” Thomas Carlyle

“Allah’ın varlığının akılla çelişmesi düşünülemez. Aksine yokluğunu düşünme anında çelişki başlar” Kant

“Bir atoma giremeyen “tesadüf”, hayatımıza girebilir mi hiç?.. İnkar, düşünmeyenlerin işi!” Ali Suad

“Hangi sahada olursa olsun, ilim ile ciddi şekilde meşgul olan herkes, ilim mabedinin kapısındaki şu yazıyı okuyacaktır: “İman et…” İman, ilim adamının vazgeçemeyeceği bir vasıftır” Max Planck

“Maddeye tapanlar deniz suyu içene benzerler; içtikçe hararetleri biraz daha artar” Muhyiddin-i Arabi

“Herkesin giderek bencilleştiği ve o ölçüde de mutluluktan uzaklaştığı bir çağda, iman, insanı kurtarabilecek tek şans” Eugene Ionesca

“Herkes düşüncelerinde yanılabilir; fakat aptallar bir türlü düşüncelerinden ayrılamazlar”Çiçero

“Düşünen bir zihine olağan şeyler bile hayret konusu olur” George Santayana

“Herkesin bakmadığı yönden bak cihana” Hz.Mevlana

“Ne insan doğaya, ne de doğa insana hakimdir. Doğa da, insan da aynı Yaratıcının eseridir. Doğanın payına düşen, tefekkür konusu olmak; insana düşen de tefekkür etmek” Alaaddin Başar

“İmansız ilim ve ilimsiz iman; tek ağızlı makas!” Peyami Safa

“Bilime göre hareket etmeyen bilgin, elinde meşale tutan bir köre benzer, başkasının yolunu aydınlatır; ama kendi yolunu göremez” Sadi

“Görmek istemeyenlerden daha kör kişi olur mu?” M. Gandi

“İmandır o cevher ki İlahi ne büyüktür, imansız olan paslı yürek, sinede yüktür” Mehmed Akif

“Evrende rastlantıya rastlanamaz…” Sokrat

“İnanmamak, yeni ufuklara açılmaya karşı en büyük engeldir” G. Santayana

“Yarın, utanarak başının göğsüne düşmemesi için, bugün başını gaflet yakasından dışarı çıkar” Sadi

“Gerçek çoğu zaman karartılır; fakat hiç bir zaman sönmez” Livius

“Kainatı düşünmek, Allah’ın varlığını kabule zorlar” Schiller

Yaşamın Kökeni (Evrim Varsayımı ve Gerçek)

Şimdi de “yaşam” konusuna değinelim; yaşam, varlıkları birbirinden ayıran en önemli özelliklerin başında geliyor… Kuşkusuz o da kendi kendine ortaya çıkmadı… Bu konuda en yaygın görüşlerden birisi olan evrim düşüncesi temelden yanlıştır… Yüce Allah insanı ve diğer canlıları evrimsel bir biçimde de yaratabilirdi ancak evrim bir yasa değildir, ortaya atıldığından beri varsayım olarak kalmıştır ve kesinlikle “yaratılış/bilinçli tasarım” varsayımından -deney yöntemleriyle incelenemediği ve gözlenemediği, üstelik hiçbir delile dayanmadığı için- daha “bilimsel” değildir… Hatta tarihin en büyük kandırmacalarından birisi olduğu da söylenebilir… Öyleyse evrimi savunanların ileri sürdükleri görüşleri ve kendilerince bu konuda getirdikleri kanıtları (!) hep birlikte inceleyelim…

En başta rastlantı geliyor; ileride de ele alacağımız üzere rastlantıların bir sonuç ortaya koymaları olanaksızdır… Bundan dolayı ayrıntılı olarak değinmeye gerek yok… “Diyelim” rastlantı sonucu evren, gezegenler, yeryüzü, denizler ve benzeri varlıklar oluştu… Peki sonra? Evrimciler bu noktada; “yaşam bundan şu kadar yıl önce suda ortaya çıktı, önce tek hücreli ilkel canlılar oluştu, sonra bunlar biraz geliştiler, sonunda sudan karaya ve daha sonra da karadan havaya geçiş gerçekleşti!” diyorlar… Peki bu söyledikleri doğru mu? Doğru ise “nasıl” oldu? Bunun “nasıl”ını evrimciler bir türlü açıklayamadıkları gibi (ki, evrim görüşü üzerinden çok uzun bir zaman geçmesine karşın hala bir “varsayım”dır, üstelik geçerliliğini her gün yitiren!) söyledikleri de doğru değildir…

En eski çağda tek hücreli canlılara rastlandığı gibi çok hücreli canlılara da rastlanmıştır… Demek ki, bu varlıklar aynı anda ortaya çıkmışlardır; dönüşüm yoktur… “Geliştiler” denirken, bunun dünyanın gelişimi ile birlikte olduğu hiç düşünülmekte midir? Örneğin fokur fokur kaynayan bir ortamda günümüzdeki canlılar oluşabilir miydi? Kuşkusuz oluşamazdı… Canlıların gelişebilmesi için türden türe geçiş olmalıdır; oysa bu konuda bir kanıt yoktur, türlerin kendi içinde değişiklikler gözlenmekle birlikte türden türe dönüşüm günümüzün gelişmiş olanaklarına karşın başarılamamaktadır; değil ki, bu olay bilinçsiz rastlantılar sonucu oluşabilsin!..

Gelişim evreleri olarak ortaya konulanlar da hatalıdır, bu nedenle kanıt niteliğini taşıyamazlar… Dahası, evrimin yanlışlığını ortaya koyan çeşitli buluntular hiç gündeme getirilmeden sürekli olarak gözden uzakta tutulmaya çalışılmaktadır… Yapılan araştırmalar türlerin kusursuz olarak, doğaya uyumlu bir biçimde yaratıldıklarını ve gerektiğinde ortadan kaldırıldıklarını göstermektedir…

“Sudan karaya geçiş oldu” denirken; ne diye oldu? Canlıları böyle bir davranışa iten nedir? Uyumlu bir biçimde bedenleri nasıl değişti? Bir balığın o günkü son derece uygun ortamda karaya geçmesine ne gerek vardır? Karaya çıksa yaşayabilir mi? Bedensel özelliklerini kendisi belirlemediğine göre nasıl uyum sağladı? Bunun mantıklı bir yanı var mıdır? Kuşkusuz bu savunulanlar gerçeklerden uzak varsayımlardır…

“Karaya geçişten sonra ne oldu?” dediğimizde verilen yanıt şu; “Doğal ayıklanma ve bozunmalarla türden türe geçiş, en sonunda da memelilere varış gerçekleşti”… Öyleyse öncelikle doğal ayıklanma (natural selection) görüşüne bir bakalım… Türler doğal etkenlerle değişiyormuş, bu da hep ileriye doğru oluyormuş! Oysa günümüzde çevrenin, açıkçası doğanın türler üzerinde belirleyici bir etkisinin olmadığı ortaya çıkmıştır… Diyelim ki; doğa değişmedi, bu durumda türün değişmesi için de bir neden yoktur; “etkisiz tepki olmaz” görüşünü anımsayalım…

Eğer doğa değişmiş ise türlerin de buna ayak uydurmaları gerekir, tersi durumunda yaşamları sona erer… Peki türler değişen ortama uyum sağlayabilirler mi? Evrime göre onlar uyum sağlamıyor, doğa onları uyumlu duruma getiriyor! Bu görüşün mantıklı hiçbir yanı yoktur; doğa neyin doğru olduğunu nereden biliyor? Canlı kendi kendini çevreye uyumlu duruma getirmediğine göre türlerin gelişmesi olası mıdır? Kuşkusuz hayır… Eğer canlının ortamdaki değişimlere uyum gösterebilecek bir niteliği varsa yaşayabilir ancak dayanma sınırının sonuna gelindiğinde o tür artık yoktur…

Ayrıca doğal ayıklanma ortadaki varlıkları ayıklayabilir, olmayan varlıklar ayıklanamaz!.. Bu durumda yaşamın kaynağını evrimin açıklayabilmesi olanaksızdır… Bir diğer konu da şudur; doğal seçicilik bir tür içerisindeki en güçlü bireyleri ayıklayarak yaşatabilir ancak bu, yeni türlerin oluşmasına neden olmaz, olamaz… Örneğin bir savaşta güçlü olanlar ayakta kalabilir ama bu kişiler hiçbir zaman için uçabilen insanlara dönüşmezler… Benzer biçimde çevre koşullarına dayanıklı olan balıklar kendi türlerini sürdürebilseler bile asla ve asla kurbağalara, sürüngenlere veya kuşlara dönüşemezler…

Evet, evrim görüşü yaşamın ve türlerin kökenini bile açıklayamazken, türlerin gelişimi, birbirine dönüşmesi, ortaya çıkışı gibi çok daha geniş ve derin konuları açıklamaya kalkmaktadır… Sayı saymasını bilmeyen çocuğun dört işlem yapmaya kalkması gibi anlamsız bir durum… Bozunma (mutasyon) görüşüne gelirsek;

Buna göre türün değişimine yol açabilecek tek neden olan niteliklerini belirleyen dizinin değişmesi rastlantı ile olmaktadır, hem de hep başarılı olmuştur!.. Oysa mutasyon sık rastlanmadığı gibi genelde zararlı olan bir durumdur… Ayrıca yapılan sayısız denemenin hiçbirinde başarı sağlanamamıştır… Peki bilinçli insanın tüm olanaklarına karşın yapamadığını bilinçsiz doğa, hem de rastlantılarla nasıl yapabilir? Görüldüğü üzere evrim görüşünün tutar bir tarafı bulunmamaktadır; bu durumda evrim de yoktur!.. Yalnız bu durumda mı? Hayır, bakın evrim neden yoktur;

Öncelikle sayısal sonuçlar böyle bir duruma izin vermez… Rastlantı görüşü savunulurken yeryüzünün koca evrende yaşama elverişli olarak konumlanması olasılığının sonsuzda bir, açıkçası sıfır olduğu neden düşünülmemektedir? (Büyük Patlama sonrası evrenin günümüzdeki durumunu alabilmesi için varolan tek seçenek seçilmiştir, bu da sonsuzda bir olasılıktır; ne evrenin çekirdeğinde ne de dallanıp budaklanmış günümüz yapısında rastlantının yeri yoktur.)

Diyelim ki böyle bir olay oldu, canlılığın en küçük yapıtaşı olan atom, aminoasit, protein, nükleikasit, hücre gibi varlıkların rastlantı ile bir araya gelebilmesi için ne evrenin yaşı yeterlidir, ne de bol sıfırlı rakamları bizim okuyabilmemiz mümkündür… Bir hücrenin veya bakterinin bile rastgele oluşma olasılığı yokken bunlardan sayısız bireyin hem de yalnızca yeryüzünde kusursuz bir biçimde ortaya çıkmaları rastlantı ile açıklanabilir mi? Böyle bir olaya rastlantı denir mi? Kuşkusuz evrende eşsiz bir düzen vardır, bu düzenin bir kurucusu da olmalıdır; “Şu inceliğe bakınız ki, evrimi onaylayabilmek için bile “Allah’a inanmak” gerekiyor…” (Haluk Nurbaki)

Darwin, “Bir kapı menteşesinin insan tarafından yapıldığını savunduğumuz gibi, bir midye kabuğundaki olağanüstü mafsalın bilinçli bir varlık tarafından yapılmış olduğunu savunamayız.” (The Autobiography of Charles Darwin and Selected Letters, s63) diyor… Bu söz kendi savını çürütmekten başka nedir ki? “Bir radar kendiliğinden oluşamaz ama bir yarasa olaşabilir!” demekle, “Kumdan kaleler kendiliklerinden oluşamazlar ama Selimiye oluşabilir!” demek arasında ne fark vardır? Bu sözü sağlam bir düşünce yapısıyla değerlendiren kişi nasıl söyleyebilir? Söylediğini düşünelim; böyle bir saçmalığa nasıl inanılabilir?..

Evet, “Allah” dememek için ne kadar yol üretilse de hepsi çıkmaz sokaktır; rastlantı, “Allah” demekten korkanların kaçış sözcüğüdür!.. Oysa, “yanlış yolda kaçmanın faydası yoktur!”

Sormak gerek; böylesine sığ bir mantık taşıyan kişilerin doğru sonuca ulaşmaları mümkün müdür? Rastlantı ile hiçbir güzelliğin kendiliğinden ortaya çıkması düşünülemezken ve bir usta aranırken neden evren, yaşam, canlılar gibi kusursuz oluşumlar için bir usta aranmaz, neden gerçeklerden kaçılır? Gökdelenin ustasını beğenenler, göğün ustasını hiç mi düşünmez? Gözümüzün önündeki bunca güzelliğin kendiliğinden oluştuğunu düşünüp Allah’ı yalanlamanın tutar bir yanı var mıdır? Bir yapıt hiç ustasız olur mu?..

“Gözün doğal seçicilik ile oluştuğunu düşünmek, açıkça kabul edip itiraf ediyorum ki, son derece ihtimal dışı ve ahmaklıktır”, “Tavus kuşunun kuyruğundaki renk armonisini her ne zaman görsem, hasta olurum” diyor Darwin; manası yeterince açık olan bu sözleri yorumsuz olarak aktarıyorum…

Bu apaçık gerçeklere karşın -bile bile- Allah’ı ve yaratılışı inkar edenlerin durumu ise Kuran-ı Kerim’de çok güzel anlatılmaktadır; « Eğer biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe, yine de inanmazlardı; fakat onların çoğu bunu bilmiyorlar. » En’am Suresi, 111. Ayet

Evet, canlıların yaratılmışlığı karşısında insana düşen görev Yaratıcısına yönelmektir; her an sayısız nimetini bizlere sunan bu yüce varlığı görememek, ve sorumluluğunun bilincinde olamamak hiçbir insana yakışmaz… Bu apaçık bir gerçek olmakla birlikte, kendileri Yaratıcılarına yönelmeyen ve başkalarını da O’ndan alıkoyanlar vardır; bunlar insanların bir inanç sahibi olmaları durumunda yaşayışlarını bu inanca göre düzenleyeceklerini çok iyi bildiklerinden kendi yanlış düşüncelerini ve düzenlerini egemen kılabilmek için çeşitli yollara başvurmaktadırlar…

Yaratıcısını Allah bilenin O’na yönelmesinden daha doğal bir davranış olamaz… Bunu yapan kişi yalnızca Allah’a karşı sorumlu olduğunun bilincine varacağından dindışı güçlerin kendi düzenlerini yutturma çabalarına kanmayacaktır… Gerçekten de eğer insan burada aklını başına almazsa ahirette en büyük düşman olarak göreceği bu kişileri şöyle suçlayacaktır; « Güçsüz sayılanlar da büyüklük taslayanlara: “Hayır gece gündüz hile kuruyor ve bize Allah’ı inkar etmemizi, O’na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz” derler. » Sebe, 33

Çağdaş Bir Öykü; Evrim!..

“Tesadüfen” suda ilkel canlılar oluşmuş, “zamanla” bu canlılar balıklara dönüşmüş, balıklar karada yürümeye başlamış; solungaçlar akciğerlere, yüzgeçler ise ayaklara dönüşmüş, neticede karaya çıkan bu varlıklar kanatlanarak uçmaya başlamışlar; ne öykü ama!.. Çağdaş mitoloji!.. Çocukların bile gülecekleri bu masalları “bilim” diye yutturmaya kalkan kimi nasipsizleri gerçek bir bilimadamı ne güzel tanımlıyor; “Biyoloji değil biyomitoloji; hayata dair efsaneler bilimi. Bu insanlar biyolog değil, biyomitolog”!.. Evet, öyle kimseler ki “mucize” deseniz “olamaz” derler ama doğanın mucizelerine (!) inanmaktan da geri duramazlar!..

Varlıkla İlgili Üç Olasılık

Evet doğa; dağlar, taşlar, ağaçlar, denizler, karalar, hayvanlar, gezegenler, bitkiler, yıldızlar… Peki bu varlıklar nereden çıktı, nasıl oluştu? İşte gerçeğe ulaşmada anahtar görevini üstlenen bir soru… Bu konuda ortaya atılan üç varsayım bulunuyor; 1. Kendi kendine, rastlantılar sonucu oluştu… 2. Nedenlerin (sebeplerin) birleşmesiyle oluştu… 3. Evrenin (doğanın) bir Yaratıcısı var, O yarattı… Şunu hemen belirtmeliyim ki, kimileri dördüncü bir seçenek olarak “doğa yarattı” derler ancak konumuz doğayı kimin yarattığıdır, bu nedenle doğanın yaratıcı olup olamayacağı ilk bölümde ele alınacaktır; bilindiği üzere doğa evrenin kendisidir… Evet, günümüze kadar ileri sürülen varsayımlar temelde bunlar, öyleyse bu varsayımları teker teker ele almamız gerekiyor…

Varlıkların kendiliğinden oluştuğunu savunanlar, bir yazının yazarsız, bir kitabın katipsiz, bir binanın ustasız olamayacağını çok iyi bildikleri halde, şu koca, eşsiz ve büyüleyici kainatın kendi kendine oluştuğunu kabul edebilmektedirler… Gerçekten böyle bir görüşü savunabilen kişi ya hiç düşünmüyordur ya da hiç düşünmüyordur!.. Akıl ve mantık böyle bir görüşü asla kabul edemez… Varlık yokluktan gelemez, evren (madde) ezeli veya ebedi değildir…

Nedenlerin birleşmesiyle bu düzenin ortaya çıktığını savunanlar da o nedenlere sonsuz bir bilgi, güç ve uyum sıfatını yakıştırmaktadırlar ki, bu da akıl ve mantık dış1 bir yaklaşımdır… Güneşin ışığını yansıtan parıltıların her birini bir güneş varsaymak kadar gerçekten uzak bir düşüncedir bu… Akılsız bir yaratıktan akıllıca, güçsüz bir yaratıktan güç gerektiren davranışlar beklenemez… İnsan bile bunca üstünlüğüne karşın bu kadar acizken nedenlerin iş yapabileceği nasıl düşünülebilir?.. Ayrıca nedenler zinciri sonsuz öncelere gidemez, dolayısı ile bir ilk nedenin yani nedensellik yasasını yaratan bir Tanrı’nın varlığı apaçık bir gerçektir…

Varlığın kendi kendini yarattığını söyleyenler üretim ile üreticinin, resim ile ressamın, yazı ile yazarın, kitap ile katibin aynı varlık olduğunu savunanlardır ki, bu yaklaşım da bütünüyle akıl ve mantık dışıdır… Evet, doğa bir yaratıktır, yaratıcı olamaz; bir sanattır, sanatkar olamaz; bir düzendir, düzenleyici olamaz; bir kitaptır, katip olamaz; bir eserdir, usta olamaz; bir sonuçtur, neden olamaz; değişendir, değiştirici olamaz; sonludur, sonsuz olamaz; hikmetlidir, hakim olamaz; yasalar bütünüdür, yasa koyucu olamaz; fiildir, fail olamaz; mülktür, Malik’ül-Mülk olamaz; muhtaçtır, Samed olamaz; ilimdir, Alim olamaz!..

Geriye kalıyor varlığı Allah’ın yaratmış olduğu gerçeği; evet, varlık hiç kuşkusuz ki O’nun eseridir… O’nu bir yaratıcı olarak kabul etmeyenler, varlığı oluşturan her bir parçayı O’nun nitelikleriyle özdeşleştirerek tanrılaştırmaktadırlar ki, bu da akıl ve mantık dışı bir yaklaşım olmaktan öteye gidemez…

Güzel bir resmin ressamını, güzel bir binanın ustasını beğeniyle karşılayan ve hayranlık duyan insanın, doğadaki eşsiz güzellikler karşısında vurdumduymazlık sergilemesi gerçekten de ona hiç yakışmayan bir davranıştır… Her varlık kendi diliyle yaratıcısına tanıklık etmekte ve “Allah vardır” diye haykırmaktadır… İnsanın bu sesi duyamaması için hiçbir neden yoktur ve olamaz; ne mutlu bu sesi duyup da gereğini yapabilenlere!..

“Evren kendiliğinden oluşmuştur” görüşünün incelenmesi

Biz biliyoruz ki, evrende bir olayın gerçekleşmesi için bir etki, bu etkiye karşı da bir tepkinin varolması gerekir… Dolayısı ile evrenin kendi kendine oluşması olanaksızdır… Bildiğimiz bir diğer konu da evrenin ortalama 15 milyar yıllık bir geçmişinin bulunmasıdır, öncesinde evren yoktu; demek ki evren yoktan var olmuştur, açıkçası yaratılmıştır…

Ayrıca evrenin eşsiz durumu rastlantı savını bütünüyle ortadan kaldırmaktadır; böylesine olağanüstü bir düzenin bilinçsiz rastlantılar sonucu oluşması olanaksızdır… Hepimiz biliriz ki, durup dururken çekiç, çivi, tahta, kum gibi varlıklar biraraya gelerek güzel bir yapı oluşturamazlar, onları kullanan bir usta olmadıkça kendi başlarına bir anlam taşımazlar…

Hiçbiriniz elinizdeki bu çalışmanın kendi kendine ortaya çıktığını düşünemezsiniz; peki şu koca, eşsiz ve olağanüstü güzellikteki evren nasıl kendiliğinden oluşabilir? Varlığı bile olmayan rastlantının yasalar ortaya koyması, hem de bunların hep doğru ve başarılı olması düşünülemez!.. Bu eşsiz düzeni bilinçsiz, düşüncesiz, akılsız ve iradesiz rastlantıların varedebileceğini sanmak mantıklı bir yaklaşım mıdır? Hem, hep 12′den vurana hiç rastlantı denir mi?..

« Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise kuşkusuz örümceğin yuvasıdır; keşke bilseler. » Ankebut Suresi, 41. ayet

Evet, hiç düşünmeden evrenin bu güzelliğini Allah’tan başkasına bağlayanları düşünmeye çağırıyorum; oturduğunuz evi bir düşünün; o evin kendi kendine ortaya çıkması olası mıdır? Tuğlaları, kumu, demiri yeller, seller ve depremler mi bir araya getirip belirli oranlarda birleştirerek ve sıralayarak evinizi oluşturdu?..

Şimdi de hepimizin evi olan yeryüzünü düşünelim; sizin eviniz mi üstündür, yoksa yeryüzü mü? Kuşkusuz düşünebileceğiniz her açıdan yeryüzü daha üstündür… Sizin evinizin bir ustası olur da şu yeryüzünün ve bunun gibi sayamadığımız onca evlerin, hiç ustası olmaz mı?..

Ben size “elinizdeki bu çalışma kendiliinden oluştu” desem inanabilir misiniz? Peki Kainat Kitabı’nın yanında bu çalışmanın nokta kadar değeri olabilir mi, var mı? Evet, düşünen insanın gerçeği bulması zor olmayacaktır kuşkusuz… Bütün gözlere karşı açılmış olan Kainat Kitabı’nı okuyamamak, onu yazanı görememek için hiçbir neden yoktur ve olamaz…

“Nedenler yarattı” görüşünün incelenmesi

Kuşkusuz evrende etkisiz tepki olmadığından her olay bir etkinin/nedenin sonucunda oluşmaktadır… Peki bu etkileri oluşturan nedir? Örneğin yağmurun yağması için birçok neden gerekmektedir, peki bu nedenler tek başına yeterli midir? Yağmuru deney ortamında elde etmek için gerekli koşulları sağladığımızı düşünelim; biz etkilemeden yağmur yağması olası mıdır? Evreni de bunun gibi büyük bir deneylik olarak düşünürsek nedenlerin varlığının tek başına yeterli olmadığını kolayca görürüz… Hem hepsi de yaratık olan nedenlerin yaratıcı olabileceği nasıl düşünülebilir?

« Onlar, yaratan olmaksızın mı yaratıldılar yoksa yaratıcılar kendileri midir? Yoksa gökleri ve yeri kendileri mi yarattılar? Hayır; onlar kesin bir bilgiyle inanmıyorlar. » Tur Suresi, 35-36

Bilinçsiz, akılsız, iradesiz nedenlerin rastgele biraraya gelerek ortaya bilinç gerektiren oluşumlar sermeleri olanaksızdır… Hem bir ilk neden olmadan varlığın gerçekleşmesi de olanaksızdır, işte bu ilk neden de Allah’tır ve O’nun varlığı kendindendir…

Düşünelim; okuyabilmeniz için okumayı bilmeniz gerekiyor, okuyacağınız bir nesne gerekiyor, o nesneyi algılayabilmeniz için çeşitli organlarla donatılmış olmanız gerekiyor, boşlukta okuyamazsınız; üzerinde duracağınız bir yer gerekiyor, yaşayabilmeniz için hava, su, toprak, güneş, ısı, ışık gerekiyor… Kısacası sizin varolabilmeniz için koca evrenin varolması ve belli bir düzeninin bulunması gerekiyor…

Bu düzenin kendiliğinden oluşmadığı ve oluşamayacağı yukarıda açıklanmıştı; dolayısı ile evren dolusu sebepler bir araya gelseler bir usta olmadıkça hiçbir işe yaramazlar… O usta da ancak yüce Allah olabilir… Hem, nedenler varlıktan ayrı olarak düşünülemezler; varlık olmadan nedenler de olamaz, bundan dolayı varlığın kökenini nedenlere bağlamak ve nedenleri yaratıcı olarak görmek tam anlamıyla saçmalıktır… Evet, maddeyi ve hareketleri oluşturan nedenler değildir, tersine nedenler var olan maddeden ve onun hareketinden doğarlar… “Eli görmeyen kişi, yazıyı kalem yazdı sanır” diyen Mevlana ne güzel söylemiş; evet, sebepler sadece birer aracıdırlar…

« Göklerde ve yerde nice belgeler vardır ki, yanlarından yüzlerini çevirerek geçerler. » Yusuf Suresi, 105. Ayet

“Evren yaratılmıştır” görüşünün incelenmesi

Görüldüğü üzere evrenin oluşumuyla ilgili ortaya konan bu üç varsayımdan ilk ikisi mantık ve gerçekçilikten uzak düşüncelerdir… Bu durumda karşımıza üçüncü seçenek çıkmaktadır… Öyleyse “yaratıcı bir varlık” görüşünü ayrıntılı olarak ele alalım;

“Etkisiz tepki olmaz” demiştik; günümüzde evrenin eşsiz düzeni ortada, bunu bir yapan olmalı… Eğer nedenleri peşpeşe sıralarsak bir ilk nedende karar kılmak durumundayız, yoksa sonsuz bir döngünün içine gireriz ki, bu da günümüz koşulları düşünüldüğünde anlamsız bir kaçıştır; evet, eğer böyle bir döngü olsaydı evrenin olmaması gerekirdi… (çünkü başlangıcı olmayanın sonu da olmaz; şu an bizim (ve evrenin) varolabilmesi için bir başlangıcının bulunması gerekir)

Burada bir diğer konu bu ilk nedenin varlığının kendinden olmasının ve başlangıcının bulunmamasının gerektiğidir… Evet, bu ilk neden Allah’tır ve O’nun varlığı kendindendir… Başlangıcı olmadığı gibi sonu da yoktur… Açıkçası ezeli ve ebedidir… Varlık yokluktan gelemez, dolayısı ile onu yaratan bir varlık bulunmaktadır, yani yüce Allah, “mutlak varlık”tır…

Hiç yaşamın, evrenin ve varlığın kökenini rastlantılara bağlayan kişi ile Allah’a bağlayan kişi düşüncede eşit olabilir mi? Kuşkusuz evren ve nedenler yaratılmıştır, yaratıcı değillerdir… Düşünsenize; kim kendisinde olmayanı bir başkasına verebilir? Yalnızca kendi özelliklerimize şöyle bir gözatsak bunların hiçbirinin ne doğanın, ne rastlantıların, ne de çeşitli sebeplerin sonucu oluşamayacağını kolayca anlarız… Gözsüz, kulaksız, duygusuz, bilinçsiz, iradesiz, güçsüz ve bütünüyle sınırlı olan bu varlıklar bize bu özellikleri nasıl verebilir? Yoksa onlar da yoktan var edebiliyorlar mı, bu mümkün mü?..

Gerçekten de çevresini gözleyen, düşünen, araştıran, bilgi sahibi olan, aklını kullanan ve vicdanının sesine kulak veren bir insanın bunca belge karşısında kayıtsız kalması düşünülemez… Bu nedenle inkar olayı anlaşılması güç ve yetersiz bir düşüncenin ürünü olarak nitelendirilebilecek bir durumdur…

Allah’ın Varlığı

Öncelikle belirtmem gereken şudur ki çağımızın güncel aracı olan ve çeşitli saptırmalara alet edilebilen bilim yoluyla Allah’ı yalanlayabilmek mümkün değilken Allah’ın varlığını kanıtlamak her zaman için olasıdır… Bilimin konusu Tanrı kavramı olmamakla birlikte, bu konuda bize son derece gerçekçi kanıtlar sunmaktadır… Bu nedenle; din, bilim ve düşünce açısından Allah’ın varlığıyla ilgili belli başlı kanıtları ortaya koymak istiyorum…

* Varlık değişkendir, değişimin ise bir değiştiricisi olmalıdır… Evet, varlık sürekli değişiyor, değişim içindeki herşey ise sonradan oluşmuştur; demek ki madde ezeli değildir, öyleyse bir değiştiricisi, başka bir deyişle Yaratıcısı vardır…

* Kişide yetkinlik, sonsuzluk, kusursuzluk gibi duygular vardır; bunlar ise ona bu özellikleri taşımayan kendisinden veya çevresinden gelemez, bu duyguların kaynağı ancak yüce Allah olabilir… Evet, insanda öyle duygular vardır ki bu duyguların kaynağı kendisi veya çevresi olamaz…

* Evren sonradan varolmuştur, sonradan olanların ise bir nedeni vardır, bu zincir “sonsuz öncelere” asla götürülemez (çünkü başlangıcı olmayanın sonu da olamaz); öyleyse “nedenlerin nedeni” olan bir Allah bulunmaktadır… Vücud (varlık, var bulunmak) yetkinliğin gerektirdiği niteliklerden birisidir; demek ki yüce Allah vardır…

* Evren, “olabilir”ler türündendir; olabilirdi de, olamayabilirdi de, şöyle de olabilirdi, böyle de olabilirdi… Olabilirler ise kendileri dışındaki bir varlığa bağımlıdırlar; öyleyse evreni yokluktan varlığa çıkaran, onun bu durumunu seçen yüce Allah’tır…

* Kişi kendi varlığından ve çevresinden kuşku duyabilir, bu kuşku da onun var olduğunu kanıtlar; evet, düşünüp kuşku duyabilmesi için var olması gerekir… Yine bunun için onda gerçeğin bir ölçüsü bulunmalıdır, bu ölçünün kaynağı ise kuşku alanı olan çevresi değil Allah’tır; kuşkuyla bile kendisini gözler önüne seren o yüce yaratıcı!..

* Evrendeki “düzen” ve “çeşitlilik” de O’nu kanıtlar; düzen olan bir yerde düzenleyicinin de olacağı açık bir gerçek olduğu gibi, çeşitliliğin bulunması rastlantı görüşünü ortadan kaldırmaktadır, eğer rastlantı söz konusu olsaydı bütün varlıkların aynı olması ve hiçbir farklılığın bulunmaması gerekirdi…

* En küçüğünden en büyüğüne kadar varlığın bütün birimlerinde eşsiz bir sanat, denge, uyum vb gözlenmektedir; böyle bir düzenin kendiliğinden oluşamayacağı açıktır, demek ki bu üstün Sanatkar ancak yüce Allah’tır…

* “Kendiliğinden oluş” bütünüyle gerçekdışı bir yaklaşımdır; hepimiz biliriz ki kendiliğinden ne masa, ne sıra, ne kitap, ne bina vb oluşamaz; öyleyse çok daha sanatlı olan evren de kendiliğinden oluşmuş değildir…

* Evrendeki sıcaklık giderek azaldığı gibi, sıcak cisimlerden soğuk cisimlere doğru bir ısı akışı vardır, bunun tersi ise olanaksızdır; ısı yasası olarak adlandırılan bu durum evrenin başlangıçsız olmayıp sonradan yaratıldığını açıkça kanıtlamaktadır, eğer evren başlangıçsız olsaydı, şimdiye çoktan sıcaklığını yitirmesi gerekirdi…

* Varlıkta amaçsızlık, anlamsızlık, gereksizlik vb yoktur; demek ki, yaptığını bilen, gücü yapabilmeye yeten ve inceliklere egemen bir “Yaratıcı” bulunmaktadır…

* Çeşitli canlılardaki içgüdüler de (Sevk-i İlahi=Tanrısal Yönlendirme) Allah’ın varlığını kanıtlamaktadır; hiç öğrenmedikleri halde birçok işlerini sanki çok iyi biliyormuş gibi başarabilen bu varlıklara doğaldır ki bu bilgiler bir başkasınca öğretilmiştir; o da ancak Allah olabilir…

* Kuran-ı Kerim, Kitabullah olduğundan, onun doğruluğunu kanıtlayan her belge başta yüce Allah’ın varlığı olmak üzere bütün iman hakikatlerini de kanıtlar ve bu konuda elimizde pek çok kanıt bulunmaktadır…

* Yaratılışımızdan gelen “yüce bir varlık arayışı” da o yüce varlığın tanığıdır… Benzer biçimde, sıkıntılı durumlarda yönelişimizin O’na doğru olması, en ümitsiz bir anımızda bile içimizde bir ümit ışığının bulunması hep yüce Allah’ın varlığının belgelerindendir…

* Evrenin yaratılmış olduğunu gösteren bütün deliller, aynı zamanda onun bir yaratıcısının bulunduğunu da kanıtlamaktadırlar…

* Evrende hareketlilik bulunmaktadır; hareket ise belli bir zamanda ve mekanda başlar… Demek ki, bu hareketin başlangıç noktası bize zaman ve mekanın, dolayısı ile varlıkların yaratılış anını gösterecektir…

* Hepimiz biliyoruz ki, O’nun varlığı çağlar boyunca sayısız belgelerle ortaya konmuşken, yokluğunu kanıtlayabilen -ki bu olası değildir- tek bir belge yoktur, öyleyse boşu boşuna inançsızlıkta diretmenin hiçbir gerekçesi olamaz!..

* Karşıtlıklar kendiliklerinden biraraya gelemezler, birinin olduğu yerde diğerine yer yoktur… Oysa ki evrenin dengesi karşıtlıklar üzerine kurulmuştur; yaşam-ölüm, aydınlık-karanlık, soğuk-sıcak.. gibi… Demek ki bunları biraraya getiren Alim ve Kadir bir yüce varlık (Allahü Teala) bulunmaktadır…

*İnsan Belgesi: İnsan akıllı ve bilinçli bir varlıktır, bu özellikleri ise ancak ondan daha üstün bir varlık ona verebilir, yine hiçbir felsefi görüş Allah’tan başka böyle bir varlığı ortaya koyamamıştır, dolayısı ile Allah vardır…

*”İnsan gibi zeki bir varlık, bilinçli bir varlık, ancak kendisinden daha zeki ve daha bilinçli bir varlık tarafından yaratılabilir. Hiçbir felsefe veya dünya görüşü, insandan daha zeki ve bilinçli bir varlık olarak Allah’tan başka bir yaratıcı olduğunu iddia edememiştir. Öyleyse Allah vardır..”

Evet, her varlık, kendi diliyle O’nu anlatmaktadır, duyabilene ne mutlu!..

Yaratıcı, Allah

Yukarıda anlatılanlardan sonra varlığı yaratan bir gücün, bir ilk nedenin varlığının gerekliliğini ve bu ilk nedenin varlığının kendisinden olması gerektiğini ortaya koymuştuk; işte bu varlık Allah’tır… Allah bütün varlığı yoktan vareden Yaratıcı’dır, bütün eksikliklerden uzak olduğu gibi bütün yönlerden yarattıklarından üstündür… Kimileri; “Allah yarattı” demek kaçıştır, der… Oysa en büyük kaçış “Allah yoktur” demektir… “Yok” diyen kişinin düşünmesine de gerek “yok”tur!.. O, bir tek yaratıcıya inanmak yerine bütün varlığı yaratıcı konumuna yükselterek Allah’ı inkar etme saçmalığını benimsemekte ve tüm sorumluluklarından kurtulmaya çalışmaktadır…

Yeterince veya doğru düşünmediği de ortadadır; “Allah yoktur” diyebilmek için varlığı, bilimi, dini ve kendini yok saymak gerekir… Bu da ilgili birey için utanılacak bir durumdur… Önyargıların kuşattığı beyni doğru düşünmesine engel olarak kendi sonsuzluğuna değil, kendi sonuna doğru gitmesine neden olmaktadır…

Bir yaratıcı varsa, O’nun varlığı kendinden olmalıdır; tersi durumunda sonsuz bir döngünün içinde varlığın ortaya çıkması olanaksız olurdu… Bunun böyle olması gerektiğini yukarıdaki açıklamalar da doğrulamaktadır, gelelim bu konudaki diğer örneklere; vagonlar birbirlerini çekmektedirler, peki vagonları çeken lokomotifi kendisinden başka bir varlık mı çekmektedir? Sonsuz sayıda sıfırın bir ilk sayı olmadan değeri var mıdır? Gezegenler ve uydular ışıklarını güneşten almaktadırlar, peki güneş ışığını nereden almaktadır?..

« Nasıl oluyor da Allah’ı inkar ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir, sonra O’na döndürüleceksiniz. » Bakara, 2/28

Allah’ın Varlığıyla İlgili Anlamsız Sorular

Bu konuda son olarak “bütün varlığı Allah yarattı, peki O’nu kim yarattı?” biçimindeki bir sorunun yanıtını verelim; Allah kendisi Yaratan’dır ve yaratılmamıştır; yaratılmış olsa Yaratan olamazdı… Dolayısı ile O yaratılmış değildir ki, “O’nu kim yarattı?” diye sorulabilsin!.. Yaratılmış olan hiç Yaratıcı olabilir mi?.. Zaten bu tür yaratıcılar zinciri de bir ilk yaratıcıda karar kılmadıkça anlam taşımaz; görüleceği üzere evreni yaratan ve fakat kendisi yaratılmamış olan bir Allah inancı apaçık bir gerçektir…

« Sizin tanrınız Allah’tır ki, O’ndan başka tanrı yoktur. O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. » Taha, 98

Allah belli bir ortamda durmaktan, zamana bağımlı olmaktan, boyutlarla sınırlı bulunmaktan uzaktır… Bundan dolayı “Allah varlığı yaratmadan önce ne yapıyordu?” ya da “Allah nerededir?” biçimindeki sorular anlamsızdır… Allah tarafından yaratılmış olan zaman, boyut, mekan gibi varlıkların O’nu bağımlı tutması düşünülemez…

Bunun gibi Allah’ın belirli bir biçimi olmadığı için bu yöndeki soruların da hiçbir anlamı yoktur… Siz yeryüzünde bir ustanın kendi yapıtına bağımlı kaldığını gördünüz mü? Bağımlı olan hiç Yaratıcı, Sonsuz Güçlü, En Üstün Varlık olabilir mi?.. Akıl ve mantık bize açıkça değişim içindeki evrenin yaratıldığını ve bir nedenler zincirinin sonucu olduğunu göstermektedir, bu nedensellik yasasını yaratan ise bu yasadan bağımsız olan yüce Allah’tır… Dolayısı ile inançsızların yaptığı gibi “bu ilk nedenin nedeni nedir?” gibi sorular anlamsızdır…

Allah Yaratıcı’dır, Yaratılmış Değil!

« Yaratan, yaratmayan gibi midir; bu ikisi birbirine benzer mi? Hiç düşünmüyor musunuz? » Nahl, 17

Odada bir kişi ve masanın üzerinde bir silgi bulunsun; siz dışarı çıkıp da sonradan içeri girdiğinizde bu silgiyi farklı bir yerde bulursanız, bu duruma o kişinin neden olduğunu bilirsiniz… Benzer biçimde odada sizden başka birisi varsa ve geri döndüğünüzde o kişi yer değiştirmişse “Bunun yerini kim değiştirdi?” diye düşünmezsiniz; bilirsiniz ki o kendi kendine yerini değiştirebilir… İşte Allah’ın kendisi de bir yaratık değildir ki, yaratılmış olsun, O’nu bir yaratan bulunsun!.. Yaratıcı ile yarattıklarını karşılaştırmak yanıltıcı bir yaklaşımdır; sizin ürettiğiniz bir motorun çalışması için benzin gerekiyor diye siz de benzin mi içmelisiniz?.. Maalesef inkarcı yaklaşımlar diğer konuları olduğu gibi, bu son derece basit gerçeği de anlamamakta veya anlamak istememektedirler…

Görmek ve İnanmak

Kimileri “Ben görmediğime inanmam” der; oysa görmek ile inanmak birbirinden farklı kavramlardır, görmek büyük oranda bilmek demektir, iman ise yine büyük oranda görülmeyenedir! “Görmediğime inanmam” görüşü eskiden oldukça yaygındı, oysa günümüzde gözümüzün görme sınırının oldukça düşük olduğu ve göremediğimiz sayısız varlığın bulunduğu ortaya çıkmıştır… Temelde bu görüş oldukça mantıksızdır; örneğin okuyucunun kör olması bu çalışmanın yokolmasını gerektirmez…

Hem, insanı temelde diğer varlıklardan ayıran özelliği görmeden inanmasıdır; örneğin, bir sinek görmediği cam engelini aşabilmek için çabalayıp durur… Bizim o sinekten farklı olmamız gerekmez mi? Görünen bilinir, iman ise görülmeyenedir… Evet, “görmediğime inanmam” diyen kişi bir sinekten de aşağı durumda olsa gerek; “görmediğime inanmam, demekle, “ben gözlerimle düşünürüm” demek arasında bir fark yok. Bu durumda akıl ne işe yarayacak?..”

Biz göremiyoruz diye sayısız yıldızlar, karadelikler, çok çok küçük varlıklar, duygularımız, aklımız, vicdanımız, ruhumuz vb. yok mu? Sözünü ettiğim gerçeklerin bir bölümü somut varlıklar olduğu için çeşitli yöntemlerle gözlenebilmektedir, peki soyut varlıklar?..

Diğer yandan somut varlıkların gözlenebilir olması da önemli değildir; örneğin doğuştan görmeyen birisine renkleri ya da varlıkları anlatamazsınız!.. Demek ki, görmemek inanmaya engel olamaz…

Benzer biçimde tek başına görmek de yeterli değildir; örneğin güneş küçük bir top kadar gözükse de yeryüzünden çok daha büyüktür… Açıkçası göz bütünüyle güvenilir değildir, yanıltıcı olabilmektedir ve önemli olan gönül gözünün açılabilmesidir; unutmayalım ki, gözümüz kendisini bile doğrudan görememektedir…

Görmedikleri için Yaratıcı’ya inanmayanların, görmedikleri ancak varlığını bildikleri doğadaki yasalara inanmaları, kendilerini yalanlamaları demektir, yasaya inanıp “yasa koyucu”ya inanmamaları da ayrı bir şaşkınlık!..

Natüralizm / Doğacılık

Allah’tan kaçanlar “tabiat”a sığındılar. Padişaha isyan edip, cellattan yardım uman suçlunun mantığı. Tabiat da, yaratılanların toplamından ibaret büyük bir eser. Ustayı inkar için, esere usta demek izahın değil, kaçışın ifadesi.

Güneşe, suya ve toprağa tapanlara “ilkel” diyenler, varlıkların yaratılışını güneşe, suya ve toprağa vermekle aynı inancı paylaşmıyorlar mı? Natüralizm, putperestliğin yeni adıdır.

İnkar cephesinde yeni bir şey yok. İsimler değişti, ama mantık çizgisi aynı kaldı. Ne iniş var, ne çıkış. Yükselişi yok ki, alçalışı da olsun. İddiasının dayanağı tek kelimeden ibaret: Yok! Yok’larla bina kurulmaz. Bin tane yok, bir varı tartamaz. “Yok” kelimesi inançsızın kimliğidir, kendi boşluğunu belgeler.

Reklam, en çok güvendikleri araç. “Bilim adına” sürekli tekrarlanan yalan, zamanla doğrunun yerini alabilir. Eğer o yer, gerçeklerle doldurulmamışsa. Mantığın temel kanunları ışığında düşünen akıl diyor ki, her eserin bir ustası vardır. Hiçbir eser kendi kendini yapamaz. Kitap yazarını, masa marangozunu, resim de ressamını gösterir. Ustayı eserin içinde aramak ise, boşuna gayret.

Bir yazı okuduğumuzda, “Bu harfler mürekkeple yazılmış. Mürekkebin tabiatında ise, yazı olmak özelliği var” diyerek, yazarı inkar edebilir miyiz? Tablodaki resme hayran olup, “Resim olmak boyaların tabiatındandır. Bu eserin ressamı yok” diyebilir miyiz?

“Apartman, kumun, çakılın, demirin ve tahtanın tabiatı gereği var olmuştur. Mimarı yoktur” dersek bize kim inanır? Yahut, o apartmanın projesini görüp, “İşte mimar budur” diyerek kimi aldatabiliriz?

Kainat ve içindeki her eser de bir binaya, bir resime veya bir kitaba benzer. “Bunların yaratılması eşyan1n tabiatı gereğidir” diyen adam, cahilliğini ilan etmiş olur. Binanın yapılması için nasıl projeyi çizen ve yapıyı kuran bir mimar gerekiyorsa, kainattaki eserlerin de bir ölçü ve kanun ile yaratılması için bir Yaradana ihtiyaç vardır.

Kainattaki her varlık da sanatlı bir eser. İnsan takatini aşan bir ilim, irade ve kudretle yaratılmış. Ölçü, düzen ve güzellik diliyle sanatkarını ilan ediyor. Bu sesi kim susturabilir?

Kainat, yaratılanların bütünü. Demek kendisi de yaratılmış. Tabiat ise kainattakilerin toplamı. Daha net bir anlatımla, tabiat, bir bakıma, kainatın ikinci adı. Şu halde, “kainatı ve içindekileri tabiat yarattı” demekle, “kainat kendi kendini yarattı” demek arasında ne fark var?

Tabiattaki kanunlar itibaridir. Hariçte vücutları yoktur. Varlıkları, maddenin varlığıyla devam eder. Kendi başına varlığını devam ettiremeyen bu mücerret mefhumlardan ne beklenebilir?

Canlılar yokken “üreme kanunu” da yoktu. Şu halde, üreme kanununun canlıları yarattığını söylemek mümkün değil. Canlıları ilim ve hikmetle yaratan kim ise, hayat kanunlarını koyan da O’dur.

Bu kanunlar, düşünen insanı, inkara değil, imana götürür. Çünkü, kanun varsa, o kanunu koyan bir de hakim vardır. Hiçbir kanun kendi kendine ortaya çıkamaz.

Tabiat fikrini kabul edenlerin, konuyu derinliğine düşündüğünü sanmıyorum. Sığ bir düşünce, imkansızı mümkün gösterebilir. Yoksa, meseleyi akıl terazisiyle tartan herkes, tabiatın yaratıcı değil, eser olduğunu bilir.

Allah’ın sanatlı bir eseri olan tabiatı yaratıcı sanmak, tek kelimeyle ilkelliktir. Böylelerinin kendilerine “ilerici” ve “çağdaş” demeleri gerçeği değiştirmez. “Kara” olana “ak” denmekle ne değişir!? (Ömer Sevinçgül)

Vahdet-i Vücud / Panteizm

Tanrı’nın varlıkla birleşmiş olduğunu, eşyanın O’nun değişik görüntülerinden oluşup özde bir birliğin bulunduğunu savunan görüştür; Allah’ın yarattığı bütün nesnelere O’nun kendisi, parçası, gölgesi, yansıması vb diyerek yaratıklar ile Yaratıcıyı karıştırmakta ve bir bütün saymaktadırlar… Evet, her varlıkta O’nun mührü bulunmaktadır, O’nu bize tanıtır ancak O’nun kendisi değildir; herşey O’ndandır ama herşey O değildir!..

Nasıl bir yazının yazarı, bir resmin ressamı, bir evin ustası kendi eserinin içinde aranmazsa yüce Allah da yarattıklarının içinde aranmaz, aranmamalıdır… Allah başlangıçsız olup kendisinde değişiklik bulunmayan bir varlıktır; oysa evren (yaratıklar) sürekli olarak değişip durmaktadır… Ayrıca Kuran-ı Kerim’de herşeyin yok olacağı söylenir, demek ki O’ndan ayrı bir oluşumdur bu varlık alemi; O’nun eseridir ancak kesinlikle O değildir…

Yöntemi ne olursa olsun bunun tersini savunan kişilerin görüşleri hem geçersiz, hem de dayanaksızdır; evet, yüceler yücesi olan Allah aşkındır, içkin değil!.. O zamanla, mekanla, yönle, boyutla vb sınırlı değildir; Kuran’da gözlerin O’nu göremeyeceği, herşeyin yoktan yaratıldığı ve yokolacağı, O’nun benzeri hiçbirşeyin bulunmadığı açıkça dile getirilir; bütün bunlardan sonra yaratıklar ile Yaratıcıyı özdeşleştirmek olacak iş değildir!.. Daha önce de açıklandığı üzere evren yaratılmış olup yaratıcısı Allah’tır; Allah hep vardır ve hep var olacaktır…

Özetlemek gerekirse; Tanrı sevgisini çığırından çıkararak bütün varlığı O’nunla özdeşleştirmek, diğer bir deyişle O’na sayısız ortaklar koşmak (şirk) son derece yanlış ve gereksiz bir davranıştır; eser ile ustayı, yazı ile yazarı, kitap ile katibi, fiil ile faili karıştırmaktır… Tanrı, algı organlarımızla kavranamaz bir varlıktır; sınırlı olan bizlerin sonsuz olanı algılamamız nasıl düşünülebilir?.. Evet, yazar yazının içinde aranmaz…

« Rabbimiz! Eğer unutacak veya yanılacak olursak bizi sorumlu tutma… » ***

“Maddeden yapılmış olan, his organlarının esiri bulunan bir kimse, maddesiz olandan ve his organları ile anlaşılamıyandan ne söyleyebilir? Yok iken sonradan yaratılmış olan bir kimse, hiç yok olmayandan ne anlayabilir? Maddeli, zamanlı ve mekanlı olan, maddesiz, zamansız ve mekansız olana nasıl bir yol bulabilir?.. Mahluklara hiç benzemiyeni mahlukların dışında aramak lazımdır. Yeri olmıyanı, madde ve mekanın dışında aramalıdır. İnsanın dışında ve kendisinde görülen hiçbirşey O değildir; O’nun alametleridir… Görülen, işitilen ve bilinen herşey, O değildir. Bunları, la ilahe derken yok etmelidir…” Mektubat

Tanrı Sözcüğü

“Allah” yüce Yaratıcı’nın bütün sıfatlarını (Esmaü’l-Hüsna; Rahman, Rahim, Aziz, Kerim, Vedud, Rabb, Nur gibi) bildiren “özel adı”dır; Türkçeye “Tanrı” biçiminde çevrilemez, Tanrı “ilah” sözcüğünün karşılığıdır… Bununla birlikte Allah’ı belirtmek üzere “Tanrı, Yaratan, Yaratıcı” vb denebilir; Kuran-ı Kerim’de O’nun sıfatları kullanıldığı gibi, yine O’nu belirtmek üzere “ilah/tanrı” sözcüğü de kullanılmıştır…

« Tanrı’nız bir tek Tanrı’dır. O merhamet eden, merhametli olandan başka Tanrı yoktur » Bakara, 2/163

Tesadüf ve Kelebek

Mükemmel bir sarayın ustasını inkar edip, “bu bina taşların tesadüfen bir araya gelmesiyle yapıldı” diyen birine güleriz. Bir şiirin şairini tanımayıp, “bu şiir, sözcüklerin tesadüfen toplanmasıyla yazıldı” diyeni ciddiye almayız. Peki, biri çıkıp, canlıların, mesela bir kelebeğin tesadüfen var olduğunu söylerse ne der, ne ederiz?

Herkes atomların şuursuz olduğunu bilir. Yaratıkların yapı taşı olan atomlar, ilim, irade ve hayattan mahrumdurlar. Değil dünyadaki harika eserleri, kendilerini bile tanımazlar; bir Sanatkar tarafından kullanılmadıkça “eser” olabilirler mi?

Her eser, güzellik ve ahenginin diliyle sanatkarını ilan eder. Kelebeğin resmini tuvale aktaran ressamı takdir edip, aslını tesadüfe havale etmek akla uygun mu? Birbirine benzemeyen, ama hepsi de mükemmel olan suretler bile harika yaradılışlarıyla tesadüfün beş para etmediğini göstermeye kafi.

Varlıkların suretleri gibi büyüklükleri de birbirinden farklı. Kelebekle kartalı, göz ile kanadı yanyana koyarsak bu gerçeği açıkça görürüz. Hemen soralım, kelebek neden kartal kadar büyümüyor? Kanat neden metrelerce uzamıyor? Atomları belli sınır çizgilerinde durduran ne?

Bu suallere “tesadüf” deyip geçemeyeceğini anlayan tesadüfçünün “genler” diye fısıldadığını duyar gibiyim. Oysa gen, benim delilimdir. Çünkü, her gen bir plan örneğidir ve ilim sahibi bir planlayıcıyı gösterir.

Biz, o ilahi programa “kader” diyoruz. Atomlar mutlak manada “emir kulu” olduklarından kaderde yazılana aynen uyarlar.

Aynı şekilde, her plan bir “tatbik edici usta”nın şahididir. Planın bina yaptığı nerde görülmüş?

Her varlık belli kanunlarla meydana gelir. Canlılar, belirli kanunlar dahilinde hayatiyetlerini sürdürüler. Kanun ise, bir ilim ve şuur işidir. Şu halde, kanunun olduğu yerde tesadüfe yer yoktur. Çünkü tesadüf, cehalet ve şuursuzluğun ifadesidir.

Bir uçak tasavvur edelim ki, yakıtını kendisi temin ediyor, her yıl kendine benzer binlerce uçak üretiyor, pilotsuz uçuyor, konup kalkmak için özel havaalanı istemiyor, üstelik de avucumuza sığacak kadar küçük.

Bir mühendis çıksa da böyle bir uçak yapsa, bütün dünyanın takdirini toplar. O mühendisi inkar eden, uçağın tesadüfen yapıldığını söyleyen bir kimsenin ise, herkesin alay konusu olacağından şüphe yok.

Misali hakikate tatbik edersek, her kelebeğin, yukarıda hayal etmeye çalıştığımız uçaktan daha mükemmel olduğunu görürüz; üstelik kelebeğimiz canlıdır.

Diğer canlıların da kelebekten sanatça geri olmadığı malum. Bir bahar mevsiminde milyarlarcası yaratılan bu şaheserleri “tesadüf” kelimesiyle izah etmek mümkün mü?

Yedi harften mürekkep “tesadüf” kelimesinin bile tesadüfen yazılması imkansızken, milyarlarca atom harfinden meydana gelen varlıkların tesadüfen var olduğunu nasıl kabul edebiliriz?

Evet, yazı vardır harflerle yazılır. Yazı vardır nakışlarla yazılır. Yazı vardır ilimden harflerle, kanundan harflerle, sesten, nefesten, histen harflerle yazılır. Yazılar çeşit çeşittir, türlü türlüdür.

Her yazıyı herkes okuyamaz. Çünkü yazı vardır gözle okunur. Yazı vardır kulakla, vicdanla, akılla, kalble okunur. Bazı yazılar da vardır ki, ancak imanla okunur.

Kainat her nevi yazılarla dolu. Gülün kokusunda, kelebeğin kanadında, bülbülün sesinde, toprağın dirilişinde yazılar vardır. Suyun harelerle akışı, ayın ışıl ışıl parlayışı, koyunun şefkatle meleyişi, rüzgarın heyecanla esişi, insanın düşünüşü, sevişi, ağlayışı, gülüşü hep birer yazı örneğidir.

Kainat, çeşit çeşit yazılardan mürekkep harika bir kitaptır. Varlıklar ise, birer ibret levhası, mana sembolü ve hakikat habercisidir. (Ömer Sevinçgül)

Düşünce Pınarı

“Ahlaklı bir düşünüş, kişiyi Allah’ın varlığını kabul etmeye götürecektir” Emmanuel Kant

“Eğer gerçekten Tanrı olmasaydı, benliğimde bir Tanrı düşüncesi taşımam olanaksız olurdu” Descartes

“Allah’tan uzaklaşan, Allah’ı aramayan insan, ne kendisinde, ne de kendi dışında hakikati ve saadeti bulamaz” Pascal

“Sade insanlar, Allah’ı, güneşin harareti ve bir çiçeğin kokusu kadar doğal olarak hissederler” Alexis Carrel

“Materyalist, kalemi yazar, fırçayı ressam, çiviyi marangoz zannediyor. Hareketlerin ve kuvvetlerin arkasındaki ilim ve iradeyi görmek istemiyor…”

“Eser ustasını aşamaz. Halbuki materyalist mükemmeli noksanla izaha çalışıyor” Ömer Sevinçgül

“Bir çocuk nasıl mama aramak ihtiyacında ise, insan da Allah’ı aramak ihtiyacındadır” Henri Bergson

“İslam, Allah’a inanması için insanı, hurafeye inanmaya mecbur etmediği gibi; ilmin hakikatlerine inanmak için de Allah’ı inkar etmeye mecbur etmez” Muhammed Kutub

“Yol odur ki Hakk’a vara, göz odur ki Hakk’ı göre” Yunus Emre

“İşlenmiş bir eser fiilsiz olmadığı gibi, fiil dahi failsiz olmaz” Bediüzzaman

“Bir tabiat kanununu ifade eden her formül Allah’ı öven bir ilahidir” Maria Mitchell

“Hikmetten anlayana manalı bir söz kafidir. Manen sağır olanlar, zaten hakkı duymazlar” Hz.Osman

“İnanmak istemeyeni hiç bir mantık inandıramaz” Cenab Şehabeddin

“Hidayet, ona doğru yürüyenlere koşar… Yağmurdan kaçanların kuraktan yakınmaya hakları yoktur” Selahaddin Şimşek

“İlim öğrenip de amel etmeyen kimse, çift sürüp de tohum ekmeyene benzer” Sadi Şirazi

“Cehalet maddi ve dünyevi bilgileri bilmemek değildir. Cehalet hakkı ve hakikati görmemektir” Atasoy Müftüoğlu

“İnanmıyorum, diyorsun; inanmadığına inanmıyorum, biliyorsun!..” Ali Suad

“Gördüklerim, görmediğim yaratıcının varlığına inanmaya beni mecbur ediyor…” Emerson

“Dinsiz vardır ki, inkarının esasları bir mabed teşkil eder…” Cenab Şehabeddin

“Mal sahibi, mülk sahibi! Hani bunun ilk sahibi?” Yunus Emre

“Hakikatler, yapraklarını hiçbir sonbaharın dökemediği asırlık ağaçlardır” Selahaddin Şimşek

Din Bir Gereksinimdir

Kimileri “dine gereksinim (ihtiyaç) yok, en azından gelecekte olmayacak!” diyorlar; ne kadar saçma bir yaklaşım!.. Böyleleri gerçeklerin içyüzüne inemeyen, cevizin kabuğuna takılıp kalan düşünce yoksunu kişilerdir… Dinin ne olduğunun ortaya konması onların bu görüşlerinin ne kadar gerçekdışı ve geçersiz olduğunu açıkça gözler önüne serecektir…

Din, “niçin?” sorusuna bir yanıt verir; evet, nereden geldik, nereye gidiyoruz, ölüm, ölüm sonrası, yaşam, iyilik-kötülük, varlık nedenimiz gibi sonu gelmez sorulara bir yanıt getirir, kişiye yaşamının amacını öğretip mutluluk yolunu gösterir; böyle bir araca kim “gereksiz” diyebilir? Bu sorunlar evrensel sorunlar olup din dışında bunlara yanıt verilemez… Bilim nasılı araştırır, düşünce varlıklar arasında ilgi kurar, akıl-göz-kulak gibi bütün duyu ve algı organlarımız ise sınırlı olup bu tür sorulara mutlak gerçek olan bir yanıt getiremezler…

İnsan düşünen bir varlıktır, varolduğu sürece de öncelikle bu soruları düşünecektir, öyleyse din tartışmasız olarak ve yeri doldurulamaz bir gerekliliktir… Bunun böyle olduğuna geçmiş bütün açıklığıyla tanıktır; bilimsiz, felsefesiz, sanatsız toplumlar görülmüştür ama dinsiz bir toplum görülmemiştir… Evet, din insan içindir ve bir gereksinimdir…

Sorun dinin varlığı değil kişilerin elinde yozlaştırılmasıdır, işte tavır alınması gereken de budur, yoksa dinin kendisi değil… Sorarım size; kişinin düşünce boyutunu sonsuza ulaştıran bir din mi uyuşturucudur, yoksa kişileri bu düşüncelerden alıkoyan, gerçekten soyutlayan dindışı yaklaşımlar mı? Bu sorunun yanıtı çok açık olsa gerek!..

İşte gerçekte “gereksiz” olan onların bu tür saçma yaklaşımlarıdır; sonuçsuz, acı getirici, özden uzaklaştırıcı yaklaşımları!.. Dine karşı çıkanlar, dinin her söylemine karşıt bir söylem getirirler, getirmelidirler… Demek ki inkar edilen din yerine yeni bir din! ortaya konmaktadır; hiç kuşkusuz ki bizim tercihimiz beşeri dinler değil ilahi (hak) din olacaktır, olmalıdır…

Günümüzde gücün ve paranın egemen olduğu haksız bir düzen sözkonusu, sömürü alabildiğine yaygın, ahlaksızlık dizboyu, ölçü ve tartıda haksızlık, rüşvet, faiz, kumar, adam öldürme, kayırıcılık, din ve bilim adamlarının gerçeği gizlemesi, puta-maddeye-akla-kadına-bilime, açıkçası Tanrı dışındaki varlıklara tapma, şirk, yolsuzluk, manevi boşluk.. gibi ne ararsanız var; dolayısı ile din hala bir gereksinim ve dünya hala İslam’a muhtaç, gerisi felsefe, hikaye…

Sonuç olarak, kişilere sorumluluklarının hatırlatılması ve öğretilmesi gerek; dahası, yaratılışından gelen din ve iman duygusunun doğru olarak karşılanması gerek, öyleyse insan var olduğu sürece din de var olacaktır…

***

Din duygusu doğuştan var olan bir duygudur; evet, kişinin içinde Tanrı’yı arayış duygusu yerleştirilmiş bulunmaktadır… Çocuk büyüdükçe kendiliğinden nedensellik kavramını öğrenerek varlıkla ilgili sorular sormakta, kendisini Tanrı’ya ulaştıracak konularla karşı karşıya gelmektedir… Bu konulara ancak dinin bir yanıt verebileceği belirtilmişti; demek ki din (hava, su ve ışık gibi) doğuştan varolan bir gereksinim olup, diğer gereksinimlerimiz gibi bu da bize gönderilmiştir; ondan yüz çevirmek özümüzden uzaklaşmaktır; sorunun çözümünü elimizin tersiyle itmektir…

« Hakka yönelerek, kendini Allah’ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver. Zira Allah’ın yaratışında değişme yoktur; işte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler. » Rum, 30/30

Kişideki bu arayış ona kendi konumunu da gösteren bir iyiliktir, böylece o büyüklenmemesi gerektiğini öğrenmektedir, buna karşın büyüklenenler, kendileriyle de çatışan, öz değerlerinden kopuk kişilerdir… İçindeki arayış ve yönelişe engel olmaya çalışan kişi, çıkmaz bir yoldadır; akıldışı ve mantıksız bir davranış sergilemektedir, bu haliyle başkalarını eleştirmesi de ayrı bir zavallılık!..

Evet, dine karşı çıkanlara sormak gerek; “hiç neden, niçin demiyor musun?” Diyorsun; öyleyse din “gerekli”!..

***

İnanç yaratılışın gerektirdiği bir zorunluluk olduğu gibi, akıl ve mantık da bunu gerektirir; hiç kimse bir işin failsiz, bir eserin ustasız olabileceğini savunamaz… Evet, gerçekler böylesine ortada iken kimileri şu veya bu yöntemle, şu veya bu yaklaşımla inançsızlık etmekte, üstüne üstlük bu tutumunu savunarak başkalarını suçlayabilmektedir!..

“Yazar olmadan yazı, ressam olmadan resim olur” diyememekte fakat yüce Allah’ı inkar edebilmektedirler… Bu yüzden inançsızların düşünce boyutu bana son derece kısır gelir, onları anlayabilmem oldukça güçtür ve düşünmesini bilenler için şu ayetler yeterince açıktır;

« Onlar, yaratan olmaksızın mı yaratıldılar, yoksa yaratanlar kendileri midir? Yoksa gökleri ve yeri kendileri mi yarattılar? Hayır, Allah’a kesin olarak inanmıyorlar. » Tur, 52/35-36

Varlık, var edicisinden ayrı olarak düşünülemez, düşünülürse gerçeğe ulaşılamaz; işte Kuran yüce Allah’ı bize bütün yönleriyle tanıtır, bu konudaki bütün yanlış anlayışlara bir son verir… Kuran O’nun adıyla başladığı gibi O’na sığınmayla son bulmaktadır, ne güzel bir uyum; varlığın başlangıcında da, devamında da, sonucunda da yüce Allah vardır…

O’nu varlıktan soyutlamak, sözcükleri manalarından ayrı düşünmeye benzer, O’nsuz her açıklama boş ve eksiktir… Varlık Emrullah, varlık yasaları Sünnetullah, insan Abdullah, Kuran Kitabullah ve Hz.Muhammed “sav” Resulullah… Bu bütünlükten birini eksik bırakmak yanlışa sapmak demektir…

Evren bize Allah’ı hatırlatır, O’nun sayısız belgeleri ile doludur… Varlığımız Allah’ın kudret elindedir… Biz O’na muhtacız, muhtaç olan ise ihtiyaçlarını yüzçevirerek değil yönelerek elde edebilir… Öyleyse yönelişimiz, her zaman için Rabbimize olmalıdır…

Din Üzerine

Din, insanlara doğruyu gösteren kurallar bütünüdür… Allah’ın elçileri aracılığıyla insanlara ulaştırdığı Tanrısal Yasalar’dır… Sözcük olarak karşılığı ise; yol, yasa, düzen, inanç, boyun eğme gibi anlamlardır…

Din kuşkusuz gereklidir; insanlar akılları ile Allah’ın varlığını bulabilseler bile, O’nun temel niteliklerini, kendi sorumluluklarını, nasıl kulluk edebileceklerini, ölüm sonrasını vb. kavrayamazlar…

İşte bu gibi konuları insanlara bildirecek olan dinler ve dinlerin öğreticisi konumunda olan elçilerle kitapların varlığı gereklidir… Onlar iki dünya saadetinin yolunu, insanların birbirleriyle ilişkilerinin biçimini, görgü kurallarını anlatacaklardır ki, insanlık ilerleyebilsin, yaratılış amacına uygun bir yola girebilsin…

Diğer canlılarda ve hatta cansızlarda bile önderi olmayan varlık yokken insanlar nasıl başıboş bırakılabilir? Evet, Allah insanlara din göndermiştir ve bu dinlerin sonuncusu da İslam Dini’dir… İslam Dini’nin kurallarını koyan Yüce Allah, uygulayıcılığı ile örnek olan ve açıklayan Hz.Muhammed’dir. Dinin kaynakları ise Kuran-ı Kerim, Sünnet (Hadisi Şerifler), İcma (Görüş Birliği) ve Kıyas (Usa vurma) olarak belirlenmiştir…

Bunların hepsi yukarıya doğru birbirine uymak durumundadır… Örneğin ne kadar “güvenilir” denilse de Kuran’la çelişen sözlerin dinen bir anlamı olamaz… Doğrudan Kuran bu konuda bizlere kanıttır;

« Kuran’a uymayı sana farz kılan Allah, seni döneceğin yere döndürecektir. De ki: “Rabbim kimin doğrulukla geldiğini, kimin apaçık sapıklıkta bulunduğunu en iyi bilendir” » Kasas, 85

Bu ayetten açıkça anlaşılacağı üzere bütün müslümanlar gibi Hz.Muhammed de Kuran’a uymakla yükümlüdür, yaşayan Kuran olan birisinin Kuran’a aykır1 davranışlar içerisine girmesi ya da Kuran’a aykırı sözler söylemesi düşünülemez… Bu nedenle Kuran’la çelişen sözlere ve rivayetlere değer verilmemesi gerekmektedir… Evet, kaynak aynı ise, ki öyle; “Muhammed’ül Emin” değil, “Sahih/Güvenilir” denen çalışmalar sorgulanmalıdır…

Din öncelikle insanları Tek Allah inancına çağırır… Bundan sonra diğer inanç konuları, kulluk görevleri, kişisel ve toplumsal ilişkiler, ahlak esasları gelir… Dini ortaya koyan ve bu konuda yetkili olan tek kişi Yüce Allah’dır… Elçiler melek (Cebrail) aracılığıyla aldıkları bilgileri olduğu gibi toplumlarına ulaştırmakla görevlidirler; Allah’ın buyruklarına kendilerinin ekleme yapması ya da bu buyruklardan eksiltmede bulunmaları söz konusu olamaz…

Belirlenen bu buyruklar insanı yaratanca insanlar için konulmuştur; dolayısı ile insana uygun, akıl ve mantığa yatkın ve en güzel kurallardır; evet, bu kurallar kişileri iyiye ve güzele ulaştırır… Amacı insana kendisini tanıtmak, sorumluluğunu bildirmek ve iki dünya mutluluğuna ulaşmasını sağlamaktır…

Kişiler din seçiminde özgür oldukları gibi kulluk görevlerini yapıp yapmamakta da özgürdürler… Bu tür sorumluluklarının karşılığını bütünü ile ölüp dirildikten sonra alacaklardır… Hiç kimse dinini değiştirmeye ya da kulluk yapmaya zorlanamaz…

Şunu da belirtmek gerekir ki, insanın ruhsal yönü ve toplumsal yapı bir dine gereksinim duyulduğunu açıkça gösterir… Günümüze kadar dinsiz ya da inançsız bir toplum görülmemiştir… Nitelikleri farklı olmakla birlikte insanlar çeşitli varlıklara tapmışlar, çeşitli dinlerin peşinden gitmişlerdir… Demek ki, insanın doğasında var olan inanma ve din duygusunun karşılanması gerekmektedir… Bu noktada da görev elçilerin ve kitaplarındır… Onlar insanlara en doğru yolu gösterirler, böylece insanlar akıl, irade ve bilinçlerini kullanarak Allah’ı ve O’nun buyruklarını, kulluk sorumluluklarını kavrarlar…

Evet, insan kendini bilip düşünmeye başladığında “niçin?” demiştir; nereden geldim, nereye gidiyorum türünde sayısız sorulara yanıt bulmaya çalışmıştır… Bu da gereklidir; ölümü yokluk olarak algılarsak yaşamın ne anlamı kalır? Sonrası düşünülmedikten sonra buna kim dayanabilir? Düşünsenize yokluğa gidiyorsunuz; böyle bir yaşam çekilir mi? Gittiğiniz yollar altından olsa bile uçuruma doğru gidiyorsanız hiç içiniz rahat ve mutlu olabilir misiniz? Evet, mutluluğun anahtarı inanmaktır…

Birey, beden ve benlik (ruh) olmak üzere iki parçadan oluşur… Bedenin gereksinimleri olduğu gibi ruhun da gereksinimleri vardır ve bedenin de üzerinde bir etkinlik gösterir… Bedenimizin yeme, içme, barınma, sağlık gibi gereksinimleri karşılanmazsa hasta olur… Benzer biçimde ruhun gereksinim duyduğu inanma ve sonsuzluk duygusu yanıtlanmadıkça kişinin ruh sağlığını bulması çok zor olacaktır… Düşünsenize kendini bir ot gibi gören insan, insanlığının farkına nasıl varabilir?..

Kişilerin taşıdıkları din duygusu imanla karşılanmazsa mutsuz olurlar; diğer düşüncelerin onları doyurabilmesi olanaksızdır… Evet, insanın Allah, yaratılış, kulluk, ölüm, ölüm sonrası gibi arayışlarının yanıtlanması kuşkusuz büyük bir gereksinimdir… Bu tür soruların yanıtı da ancak din ile verilebilir… Din kişiye yaşamının anlamını öğretir; gerçekten amaçsız bir biçimde yaşayan kişinin varlığı bir hiç değerindedir…

İslam Dini’ne gelirsek; İslam en son ve olgun dindir… Bütün insanlığı kapsar; açıkçası evrenseldir… Bu dinin Elçisi olan Hz.Muhammed de son elçidir… Bundan dolayı Kuran ve İslam kıyamete kadar görevlerini yerine getireceklerdir ki, güneş gibi bütün çağlara seslenebilecek niteliktedirler…

Kelime-i Şahadet: “Eşhedü en lailahe illallah, ve eşhedü enne Muhammeden abduhü ve rasuluhü” (“Ben tanıklık ederim ki, Allah’tan başka tanrı yoktur… Ve yine tanıklık ederim ki (Hz.) Muhammed O’nun kulu ve elçisidir”) Evet, bu sözler İslam’ın temelidir… Bu sözleri inanarak söyleyen kişi müslüman olur… İslam inancının temeli Allah’a, meleklere, kitaplara, elçilere, kaza ve kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna, öldükten sonra dirilişe ve ahiret gününe inanmak oluşturur… Bu inançların kişinin yaşamına getirdiği olumlu etkiler sayılamayacak kadar çoktur…

Din ve İslam Dini

İslam Bilginleri Kuran’ın verilerine dayanarak din için şu tanımlamaları yapmışlardır: 1. Allah’a teslimiyet; 2. Allah ’ın insanlığa yönelik hükümler halinde kanunlaştırdığı buyrukların tümü; 3. Tanrısal buyruklar toplamıdır ki, akıl sahiplerini kendi serbest seçenekleriyle, doğrudan doğruya hayra iletir; 4. Akıl sahiplerini kabule çağıran tanrısal mesajlar toplamı

Kuran, çok açık bir biçimde insanlar ve cinler dışındaki tüm varlıkların Allah’ın iradesine (kanunlarına) uyduklarını belirtir. Bu yüzden insan elinin ulaşamadığı her yerde tam bir denge, barış ve adalet hakimdir. İnsan ise kendisine verilen irade ve bilgi ile bu denge ve barış ortamına ve kanunlarına uyup uymamakta özgürdür…

İnsanın bu iki yönlü yapısı sayesinde çeşit çeşit eğilimler, arzular ve duygular içindedir. İnsana, yer yüzünde yaşamını sürdürebilmesi için üç temel kuvvet/güç verilmiştir:

a) Kuvve-i şeheviye (yeme, içme, üreme… dürtüleri);
b) Kuvve-i gadabiyye (savunma ve korunma için gerekli tepki gösterme, mücadele, savunma… dürtüleri);
c) Kuvve-i akliyye (düşünme, muhakeme, zeka… dürtüleri)

Bu kuvvetler yaratıcı tarafından sınırlandırılmamış olup insanın bu konularda iradesini kullanması istenmiştir. Eğer insan sahip olduğu bu kuvvetleri bireysel ve toplumsal hayatının barış içinde düzenli olması için gerekli biçimde sınırlandırmazsa bu iç güçler “iffetsizlik, hak adalet tanımama, hakka tecavüz; önü alınmaz ve gereksiz öfke, yanlışı doğru, doğruyu yanlış gösterme; demogoji” gibi uç noktalara kayar ve bunun sonucunda bireysel ve toplumsal yaşamda her türlü olumsuzluk baş gösterir.

İnsan, gerek bu olumsuzlukları, haksızlıkları ve sömürüyü önlemek, gerekse bu nitelikleri kendisine ve topluma yararlı, mükemmellik boyutuna ulaştırmak için, kapsamlı bir bilgiye (akla, adalete) muhtaçtır.

İşte, kişiyi kendi hayatında tam bir mutluluk, uyum ve barış içinde geçirebileceği mükemmelliğe ulaştırabilecek ve toplumda barış ve adalete dayalı bir yapı oluşturabilecek mükemmel bilgi (tümel akıl) Allah tarafından gönderilmiş Hak (doğruya, adalete dayalı) DİNDİR.

Bu noktada elçi, dinin uygulanmasını sağlayan, onu pratik hayata en mükemmel şekilde aktaran kişidir. Dini pratikler demek olan ibadet ise dinin hakikatlerinin insanı aydınlatmasını, onun kalbine yerleşmesini sağlayan İlahi yasalardır…

Din “gerçek din” Olmazsa Ne Olur?

İnsan gerek bireysel gerekse toplumsal yaşamda kurallara uymakla ancak barış ve adalete kavuşabilir. Bu kurallar eğer İlahi Adalete ve barışa dayalı (İlahi kanunlar) değilse, onların yerini insanların veya insanlar adına bir kişi veya grubun koyduğu kurallar alacaktır. Bu durumda insan ürünü düşünce ve ideoloji sistemleri (beşeri dinler) ortaya çıkar.

Bu dinlerin tanrıları, onları ortaya koşanların nefis ve arzularıdır, heves ve tutkularıdır. Bu dinlerinde inanılıp kabul edilmesi gereken bir takım kuralları vardır. Allah’ın (zülüm ve sömürüye neden olduğu için) asla razı olmadığı bu dinlerde pek çok putlar bulunur. Genelde bu dinlerin toplumsal hayattaki dayanak noktası kuvvettir. Güçlü olan haklıdır ilkesi). Hayat prensipleri kavgadır, mücadeledir. Toplumsal bağları, ırkçılık ve milli çıkarlardır. Hedefi insanın mutluluğunu sağlayamayan hevesleri tatmin ve ihtiyaçları sun’i olarak arttırmaktır.

Hak dinin esası ise; İlahi adalet ve barış yasalarına uymaktır (kulluk). Hak dinin toplum hayatındaki dayanak noktası, haktır (Haklı olan güçlüdür) Gayesi, manevi tekamül (mükemmellik) ile Allah’ın isimlerini (O’nun keremini, adaletini, sevgisini) yansıtmaktır (Allah’ın razı olması budur) Hayat prensibi, mücadele değil yardımlaşmadır. Toplum fertleri arasındaki bağ, çıkar bağı değil; düşünce, hedef, ideal bağıdır. Sonuç ve hedefi insanı olgunlaştırmak, gerçek mutluluk ve barışa ulaştırmaktır.

Batılı din tarihçilerinin varsayımlarının tersine insanlığın ilk dini animizm veya totemizm gibi “ilkel” dinler değil, Kuran’ın deyimiyle İslam’dır. İnsan, insan olmak noktasında her zaman aynı özü taşıdığından Allah’ın insanlar için gönderdiği din, temelde (özde) aynı ve tek olmuştur. Hz.Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed gibi tüm resullerin getirip duyurduğu, nebilerin de uyup tatbik ettiği din her zaman aynı olmuştur. Ama her defasında birtakım olumsuz sebeplerle bu dinden uzaklaşan insanlar yine temelde aynı şekilde değişen dinler üretmişlerdir.

Böylece “ilkel, batıl, şirk dinleri” ortaya çıkmıştır. Nitekim Hinduizmin kutsal metinlerinden olan Vedaları inceledikten sonra, Alman filozofu Schelling şöyle demiştir;

“Bütün insanlık önceleri tek varlıktı (bir ümmetti). Ve tek bir Tanrıya inanıyordu. Sanki en eski din (yani el-İslam) yıldız yıldız parçalanmış…” Kaldı ki günümüzde ilkel dediğimiz totem ve tabuların çağdaş kılıklara büründüğünü görmemek mümkün değildir.

Batıda Dine Bakış

Toplumumuzda geleneksel anlayış, dini çok dar anlamda ele almaktadır. Din denilince sadece Allah’a inanmak, ibadet gibi kavramları hemen çağrıştıran inanç sistemleri akla gelmektedir.

Oysa inanmak ve ibadet kavramlarını en geniş anlamlarıyla ele aldığımızda herkesin bir şeylere inandığı, bir şeylere yöneldiği (ibadet ettiği) görülür. Örneğin: Kimi insanların bilimin her şeyi çözeceğine imanı vardır. Kimilerinin gelecekte proleterya (işçi) diktatörlüğü kurulacağına imanı vardır…

Batılı ruhbilimcilerden Erich Fromm’un şu tanımı ilgi çekicidir; “Bir topluluğun bireylerince paylaşılan ve o bireylere belli bir yöneliş, belli bir bağlanma amacı kazandıran herhangi bir düşünce ve eylem sistemidir. Gerçekten benim benimsediğim bu geniş anlamda din olgusuna sahip olmamış hiçbir kültür yoktur. Ve öyle görünüyor ki, gelecekte de olmayacaktır” (Psikanaliz ve Din, s31)

Erich Fromm yine doğru bir tespit olarak bugünkü Batı ideolojilerini de yapıları bakımından ilkel birer din olarak görüyor ki, biz de bunu doğruluyoruz:

“Kültürümüzde totemcilikle karşılaşıyor muyuz? Evet hem de yaygın olarak; ama bu soruna sahip olan insanlar çoğunlukla ruhsal yardıma gereksinmeleri olduğu kanısını taşıyorlar. Kendisini bütünüyle devlete bağlı sayan ya da partinin çıkarını biricik değer ve doğruluk ölçütü sayan, yaşadığı topluluğun simgesi olan bayrağı kutsal bir nesne olarak gören bir kişi, tutumu kendisine tamamen akılcı gibi gelse de klan dinine ve totem tapımına sahip bir kişidir. Faşizm ya da Stalincilik gibi sistemlerin milyonlarca insanı bütün kişilik ve mantıklarını “doğru da olsa yanlış da olsa benim ülkem” ilkesine kurban etmeye nasıl yöneltildiğini anlamak istiyorsak bu yönelişin totemci, dinsel niteliğini dikkate almamız gerekir”

“İnsan hayvanlara, ağaçlara, altından ya da taştan yapılmış putlara, görünmez bir Tanrıya, ermiş bir kişiye ya da şeytanca özellikleri olanlara tapınabilir. Atalarına, ulusuna, sınıfına ya da partisine, para veya başarıya tapınabilir. Sarıldığı din, yıkıcılığın ya da sevginin, baskının ya da kardeşliğin gelişmesine elverişli olabilir, insanın akıl yeteneğini geliştirebilir ya da köreltebilir. İnsan bağlandığı sistemin laik dünyadaki sistemlerden farklı olan dinsel bir sistem olduğunun ayırdında olabilir. Ya da hiçbir dine bağlı olmadığını düşünebilir ve güç, para ya da başarı gibi birtakım sözde din dışı amaçlara bağlanmasını kendi çıkarının bir gereği gibi yorumlayabilir. Bu noktada DİN Mİ, DİN DEĞİL Mİ? sorusu önem taşımamaktadır, önem yaşıyan ne tür din sorusudur. Bağlanılan din, insan gelişimini yalnızca insana özgü olan yeteneklerin açılıp serpilmesini sağlamakta mıdır, yoksa bunları kösteklemek midir?” (s36)

İslam’ın bu açıdan niteliğine baktığımızda şunu görüyoruz: Allah insanın özüne hiçbiri istisna edilmeyerek İlahi sevgi cevherini koymuştur. İnsan bu özünü imanın ışığı ile, İslam’ın toprağında geliştirerek mükemmelleştirecektir.

Açıkçası İslam, insanı ahlaki sorumluluk ve seçme yeteneğine sahip, gönlünün özünde İlahi sevgi olan bir varlık olarak nitelendirir; “O’ndan geldiniz, O’na gidiyorsunuz” (Bakara, 156), “Onlar (inananlar) Allah’ı sever, Allah da onları sever” (Maide, 54). Şimdi de insanı mükemmelliğe ulaştırmayı amaçlayan İslam (Allah’a yönelme ve teslim olma) dininin özelliklerine bakalım;

Gerçek Dinin Özellikleri

1. Din İlahi Bir Konumdur

İslam dini insan doğasının (fıtratının) dinidir. İslam dini mutlak mükemmelliği, yüceliği ve güzelliği temsil eden Yaratıcıya bağlanarak yönelme işidir. Bu noktada İslam dini tüm yaratılanları, mükemmelliği temsil eden Allah’a bağlar. İnsanı ezeli ve ebedi olan Allah’a bağlayarak ona ebediliğin kapısını açar. Onu İlahi rahmetin, keremin, sevginin yeryüzündeki aynası olarak tanımlar; “En sevdiğiniz şeyi vermedikçe imana ulaşamazsınız” (Ali İmran, 92)

İnsanı gerçeğe ulaştıran dinin koyucusu Allah’tır. Hiçbir elçi duyurduğu dinin kurucusu değildir. Bu yüzden din, kendisini anlatan elçinin adına izafe edilemez…

2. Din Akıl Sahiplerine Seslenir

İslamın muhatabı akıl sahibi varlıklardır. Bu noktada akılcı olmak ile akıllı olmayı birbirine karıştırmamak gerekir. Akıl sınırlı, sonlu, zamana bağımlı olarak olayları ve kavramları algılar; sınırsız, sonsuz ve zamana bağlı olmayan olay ve kavramlar aklın kavrayış sınırlarının ötesindedir. Dinin bir kısım gerçekleri, aklın kavrayış sınırları içindeyken bir kısmı dışında kalır. Bunlar insanın başka bir kavrama yeteneğini içerek kalp/gönül (sezgisel kavrayış yeteneği) tarafından algılanır.

Akıl üstü olmakla, aklı merkezi bir rol sahibi görmek nasıl bağdaşır? Yanıt açıktır; bir gücün sınırlarını belirlemek ve o gücü bu sınırlar içinde tutmak onu inkar etmek değil, evrensel işlevini daha iyi yapmaya itmektir. Çünkü bir şeyin gücünü inkar kadar ona taşıyamayacağı yükler yüklemek de olumsuz sonuç doğurur. Bu evrensel bir yasadır. Kuran’ın deyimiyle; “Allah hiçbir kişiye taşıyamayacağı yükü yüklemez” (Bakara, 286)

İslam bir din olarak akıl sahiplerini muhatap alarak akla en büyük değeri verirken, ona kavrayamayacağı şeyi yüklemez. Kaynağı bakımından vahye dayalı olan İslam bu nedenle akıl ile asla çelişme ve çatışmaya girmez. Zaten aklın da dinin de sahibi tek ve aynı kudrettir. O kudretin elindeki iki varlık arasında asla çelişki yoktur; “Rahman olan Allah’ın yaratışında ve yarattıklarında çelişme ve uyuşmazlık göremezsin” (Mülk Suresi, 3)

Akıl ile vahyin çelişir gibi görünmesine insanın inadı ve aceleciliği sebep olur. Yani bu noktada sebep, insanın sabırsızlığıdır. Bizler öznel dürtülerle yanlış değerlendirmelerle acele ederek vahyin ortaya koyduğu kuralları hemen anlamak istiyoruz. Çünkü aklın anlamak, peşinde olduğu şeyi derhal açıklamak ve sebeplere bağlanmak gibi temel bir tavrı vardır. İlahi vahiy bazı noktalarda öyle şeylere değinir ki, bunlar ancak zamanla anlaşılabilir. Akıl işte bu bakımdan en büyük maharetini; vahye teslim olması gereken yerde durmakla gösterecektir.

Aklın vahiy önündeki teslimiyetinin aksiyona dönüşmesine ibadet diyoruz. Bu kabul ve teslimiyet aklın mahkumiyeti değil, sınırları içinde ve acele etmeden iş görmesidir. Kuran, aklın iş görmesini yüceltmekle kalmaz ayrıca emreder. Bunun yanında Kuran, ilk ayetlerden itibaren gaybe inanmayı gerekli görür.

Gayb ne demektir? Gayb, vahiy tarafından tespit edilen ve duyu organlarıyla algılanamayan sırlardır. Bu sırlar, insanoğlunun önüne vahiy ile açılıyor ve insan bunlara inanmaya çağrılıyor. Zaten duyu organlarımızın sınırlılığı bize gaybın olduğunu açıkça göstermektedir. Bu noktada bir insanın gaybe inanmaması ve bunları akılla çelişir görmesi “benim duyu organlarım her şeyi algılıyor” demek kadar yanlıştır…

Buradan şunu anlıyoruz ki, zamana bağlılık kaydını dikkate almadan vahyin verilerini anında kavramak ve onlara akıldan onay çıkarmak endişesi bizi çıkmazlara sokmaktadır. İnsanoğlunun bu hatası bir kenara bırakıldığında akıl ile vahyin çatışma ve çelişmesi sözkonusu olmaz.

3. Dinde Serbest Seçim (İnanç Özgürlüğü) Esastır

Allah ile insan arasında hayatın tümünü dolduracak genişlikte ve süreklilikte olan din ilişkisi, hürriyeti gerekli kılmaktadır. İnanç hürriyetinin olmadığı yerde dinden söz edilemez. Burada kastettiğimiz hürriyet hiçbir baskı ve zorlama olmaksızın kulun davranışlarını içten bir istekle sergilemesi anlamında bir serbest seçim ve karar vermedir.

Dinin gönderilişinde maksat Şatibi’nin ifadesiyle “İnsanı zorunlu kulluktan serbest seçime dayalı kulluğa yükseltmektir” Bunun dayandığı yaratılış yasası Kuran’da şöyle belirtilmiştir; “Dinde zorlama yoktur” (Bakara, 256)

4. Din İnsanı Mutlak Güzelliğe, Barışa ve Hayra İletir

Evrenin bir düzeni vardır. Bu düzenin de çeşitli yasaları vardır. Bize göre bu yaradılış düzenine uymak, insanı mutlak güzelliğe, mükemmelliğe iletir.

İslam dini mutlak hayra, güzelliğe, mükemmelliğe çağırma ve iletme konusunda insanların farklı görüşlerine değil, genel ve değişmez fıtrat (insan ve evrenin yaradılış) yasalarına öncelik tanır.

İnsanın, iletildiği mutlak hayrı her zaman kendi aklıyla açıklığa kavuşturmasını beklemek, insanın gelişimini aksatan ve sonuçta bizzat insanın başına bela olan bir tutumdur. Tarih boyunca nice felsefe ve ideolojilerin insanları ne hale getirdiğii açıktır.

Unutmamak gerekir ki din sadece hayra çağıran bir kurum değil aynı zamanda ileten bir kurumdur. Din aynı zamanda koruyucu bir kurumdur. İslam bilginleri bu korumayı beş bölümde incelerler; Ruhsal Yapıyı Koruma, Nefsi Koruma, Nesli Koruma, Malı Koruma, Aklı Koruma…

Din Afyon Mudur?

“Din afyon mudur?” sorusuna verilecek doğru yanıt “Evet afyondur” ya da “Hayır afyon değildir” demek olamaz. Bu soruya önce “siz hangi dinden sözediyorsunuz?” diyerek ilk “yanıtı“ vermek gerekir. Marks’ın dediği gibi evet bazı dinler afyondur. Ama hangileri? İşte Marks’ın soramadığı bu soru onun çelişkisidir.

Kuran birçok ayette dini; çıkarları hesabına kullanan, değiştiren, ekleme ve çıkarma yapanlara dikkatimizi çekmektedir. Kuran’da hak dine karşı çıkanlar üç sınıfa ayrılmıştır:

a) Kendilerini Allah’ın yerine koyarak hüküm koyan veya onları saptıran din bilginleri…

b) Hak dinden dolayı çıkarlarını kaybeden, sömürü çarkları bozulan sermaye sahipleri (Marks’ın kulakları çınlasın)…

c) Hak dinin gelişiyle iktidarları yıkılan (veya yıkılacak olan) iktidar sahipleri…

Şimdi insafla soralım;

İktidar sahiplerini yerlerinden eden, sömürücü sermaye sahiplerinin rahatını ve keyfini kaçıran, din yoluyla kendilerine çıkar sağlayanları uyaran ve onlara cehennemi müjdeleyen bir din (İslam) afyon olabilir mi?

Böyle bir dine afyon diyenin ya aklı ve vicdanı yoktur ya da afyonla uyuşmuştur… Yahut kendi yaptığı yeni bir din ile insanları uyuşturmak istemiştir.

Evet soruyoruz:

İnsanları köleleştiren Mekke aristokrasisine başkaldırmayı emreden din mi afyondur? Köle olan Bilal’e efendisine! başkaldırma bilinci veren din mi afyondur? Sömürü düzenleri bozulmasın diye Peygambere para, kadın ve mevki teklif eden Mekke burjuva ve diktatörlerine, “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz de ben bu dinden vazgeçmem” diyen Peygamber’in getirdiği din mi afyondur?

Kızını öldüren müşrik Ömer’den, adaletin zamanlar üstü örneği olan Hz.Ömer’i çıkaran din mi afyondur?

Hak ve adaletin yeryüzünde yayılması için bütün varlığını feda eden, kadınlık timsali Hz.Hatice’yi şekillendiren din mi afyondur?

15-20 yılda İran’ı, Bizans’ı, Afrika’yı sarsan ve fetheden insanları yetiştiren din mi afyondur?

Okuma-yazma öğretmeleri karşılığında savaş esirlerini serbest bırakan bir din mi afyondur?…(Din Bu 1, 2 ve 3’e Cevap, Bahaettin Sağlam-İsmail Acarkan, Kavram Yayınları)

Kötülük İçin Kullanılan Kötü Müdür?

Kişilerin kötülük aracı olarak kullanamayacağı hiçbir varlık yoktur; dolayısı ile düz bir mantıkla “şu kötüye kullanılıyor, öyleyse kötüdür, ortadan kaldırılmalıdır” demek son derece yanlıştır, böyle bir anlayışla bütün varlığı yoketmemiz gerekir!.. Bir örnekle konuyu açalım; bıçak, ekmek kesmek yerine adam kesmek için kullanılırsa suç o bıçakta mı olur?..

Din de böyledir; o, insanlar için, insanların iyiliği içindir ve suç onu kötüye kullananlardadır!.. Bu farkı farketmeyenler veya farketmek istemeyenler akıllarını kötüye kullananlardır, öyleyse bu mantıkla - ki inançsızların sıkça yaptığı üzere mantık da kötüye kullanılabilir! - akıllarını da bir tarafa atsınlar, artık ona ihtiyaç yok!.. Gerçek şudur ki; din güneşine tavır almak, ışık ve aydınlıkla savaşmak, karanlığa gömülmek demektir!..

İnanç Yaratılıştandır

Beynimizin sağ yarım küresinde inanç merkezimiz vardır, demek ki beynimiz inanmaya ayarlanmıştır, ne mutlu sağduyulu olanlara!.. Göz görmek için, kulak duymak için, deri dokunmak için, dil tatmak için, burun koklamak için, gönül sezmek için, beyin düşünmek için olduğu gibi inanç merkezi de inanmak içindir!.. Önemli olan bakıp da görmek misali doğru inancı yakalayabilmektir!.. Ve bu yüzdendir ki ilk insandan beri inanç hep varolagelmiştir, bundan sonra da böyle olacaktır… Bütün bu gerçeklere karşın din eğitimini engellemeye çalışan düşünce yoksunu kişiler bulunmaktadır; ne kadar yanlış bir tutum, yazık, çok yazık!..

Evet, yaratılışı ve yaratılmışlığı karşısında insana düşen görev Yaratıcısına yönelmektir; her an sayısız nimetlerini bizlere sunan bu yüce varlığı görememek, ve sorumluluğunun bilincinde olamamak hiçbir insana yakışmaz… Bu durum apaçık bir gerçek olmakla birlikte, kendileri Yaratıcılarına yönelmeyen ve başkalarını da O’na yönelmekten alıkoyanlar vardır…

Bunlar, insanların bir inanç sahibi olmaları durumunda yaşayışlarını bu inanca göre düzenleyeceklerini çok iyi bildiklerinden kendi yanlış düşüncelerini ve düzenlerini egemen kılabilmek için değişik yollara başvurmaktadırlar… Yaratıcısını Allah bilenin O’na yönelmesinden daha doğal bir davranış olamaz; bunu yapan kişi yalnızca Allah’a karşı sorumlu olduğunun bilincine varacağından dindışı güçlerin kendi düzenlerini yutturma çabalarına kanmayacaktır…

Gerçekten de eğer insan burada aklını başına almazsa ahirette en büyük düşman olarak göreceği bu kişileri şöyle suçlayacaktır; «Güçsüz sayılanlar da büyüklük taslayanlara: “Hayır gece gündüz hile kuruyor ve bize Allah’ı inkar etmemizi, O’na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz” derler.» Sebe, 34/33

Varlığın Dili

Varlık binbir diliyle sana sesleniyor; beni bir Yaratan var… Ben nasıl belli bir yörüngede düzenli ve uyumlu bir biçimde dönüyorsam sen de bir elçinin önderliğinde, diğerleriyle birlik olarak yürü, içindeki sonsuzluğa kavuş!.. Toprağın dirilişini görerek, öldükten sonra dirilişten kuşku duyma!.. Varlıktaki düzene, uyuma, güzelliğe, sevgiye.. bakarak Yaratıcını tanı; çiçeklerin güneşe, ırmakların denize yönelmesi gibi sen de O’na yönelerek mutluluğa ulaş!.. Düşünürsen bunun zor olmadığını kavrarsın, sorun sende!..

Kuran-ı Kerim O’nun sözlü/yazılı belgesidir, varlığın bir özetidir; oysa sözsüz/yazısız belgeleri herkese açıktır… Sorun, bakıp da göremeyenlerde, işitip de duyamayanlarda; evet, eksiklik yalnızca onlarda!.. Her varlık bir çağrıdır, önemli olan bu eşsiz çağrıya uyabilmektir… Düşünmesini biliyorsan; “herşey bana seni hatırlatıyor” diyebilirsin, yeter ki bir insan olarak düşünebilmeyi öğren!.. Pencereye bakmak ile pencereden bakmak çok farklı; sen dışarıyı da gör, varlığın arkasındaki o büyük gerçeğe ulaş…

“Kuran’ı Hz.Muhammed Yazmıştır” Diyorlar?

Eğer Kuran-ı Kerim’i Hz.Muhammed’in kendisi yazmışsa dünyanın gelmiş, geçmiş ve gelecek en büyük bilimadamı, düşünürü, tarihçisi, edebiyatçısı, sosyologu, sualtı araştırmacısı, gezgini, hakimi, öğretmeni, askeri, yazarı.. ve astronomudur… Bütün bu özelliklerin - hem de bilgiden uzak bir toplumda yaşayıp, eğitim almamış ve de okuma-yazma bilmeyen - bir insanda toplanması düşünülemez, böyle bir durum olanaksızdır, dolayısı ile Kuran-ı Kerim’in yazarı Muhammed’ül Emin değil, Onun da açık bir biçimde bildirdiği üzere yüceler yücesi olan Allah’tır; bu apaçık gerçeğe karşı çıkanların ise geçerli hiçbir nedenleri yoktur ve olamaz… “Cahiliyye devrinde, yetimdeki edeb ve ümmideki ilim, mucize olarak sana kafidir” sözü gerçeği arayanlar için ne güzel bir ölçüdür…

Gerçek Afyon Nedir?

Din, “tutulan yol” demektir; bu anlamda bütün düzenler birer dindir… Marks’ın kastı Tanrısal olduğu söylenen dinlerdi ancak bunlar da ikiye ayrılır; birincisi Hak Din olan İslam, ikincisi bozulmuş, değiştirilmiş, özünden koparılmış, kuruntulara dönüştürülmüş diğer kalıntılar; Marks ve yoldaşları işte bu farkı ayırt edemiyorlar!..

Bir de kişilerin kendi uydurdukları ideolojiler vardır ki bunlar da din kavramına dahil olup moda gibi sürekli değişirler!.. Temelde kula (yaratılmışa) kulluğa dayandıklarından sömürüyü önleyemezler, ancak biçimini değiştirebilirler, dolayısı ile gerçekte uyuşturucu olan bunlardır… Hak Din olan İslam’a gelince;

Acaba sömürüye başkaldırmayı emreden, düşünce ufkunu sonsuza ulaştıran, adaletin gerçekleştirilmesinden yana olan, insanın bütün maddi ve manevi zincirlerinden kurtulmasını isteyen, maneviyatı yok saymayan, görünmeyeni düşünce dünyamıza sokan, sınırlı algılarımızın ötesini gösteren bir din nasıl afyon olabilir?..

Demek ki dinlerin “uyuşturucu” olarak nitelendirilebilmeleri “Hak” olup olmamalarına bağlıdır, Marks “Tanrı’ya kinim var, bütün dinler afyondur” demekle hem kendini, hem de izleyicilerini uyuşturmuştur!..

Gerçek değişmez ve onun aydınlığı hiç kimseyi uyuşturmaz!.. “Su uyuşturucudur, onun yerine içki için” diyen yanlış yapmaktadır; hiç, tatlı su ile deniz suyu bir olabilir mi?! Evet, kişiyi özünden koparan yaklaşımlardan daha büyük uyuşturucu bulunabilir mi?..

Bireyi ve toplumu bütün yönleriyle tanımadan onların yaşamını belirlemeye kalkmak olacak iş değildir!.. Kim yaratıkları, Yaratıcı’dan daha iyi bildiğini savunabilir? Böyle birisi -ki var böyleleri!- kendi tanrılığını ilan ediyor demektir, dini de kendi ideolojisi!.

Sosyalizm Hakkında Neler Düşünüyorsunuz?

İnsan kendi kendisini yaratmış değildir; o hem bir sermayedir, hem de bir üretim aracı… Eğer bu ikisinin bir araya gelmesi olumsuz bir sonuç ortaya koyuyorsa sosyalizm ve benzeri düzenlerin varlığı anlamsızdır; çünkü, bu doğal durumu değiştiremez, insana savaş açamaz… Yok olumlu bir sonuç ortaya koyuyorsa, yine varlıkları anlamsızdır; çünkü, bu durumu değiştirmeye ve bozmaya çalışmakla gerçeklerle çatışmaktadırlar…

Yapılması gereken insanı doğru değerlendirerek ona göre çözümler üretmektir; çözüm hastalanan organı kesmek değil tedavi etmektedir, evrende hiçbir şey gereksiz değildir… Ayrıca sermayenin sahibine hakkının verilmesi aklın ve insanlığın gereğidir; dolayısı ile insan kulluk borcunu yerine getirmelidir… Ayrıca o “Benim elim, benim ayağım, benim malım…” der; demek ki mülkiyet, sahiplenme duygusu doğasında vardır…

Burada da yapılması gereken insana savaş açmak değil onu güzele, doğruya iletmek ve yanlıştan uzak tutmaktır ki, din de bunu yapar… Sermaye ve sermaye sahibi yok edilmek yerine olumlu duruma getirilmeli, varsa olumsuz yönleri ortadan kaldırılmalıdır! Öte yandan kapitalizm bireyi ve sermayeyi tanrılaştırarak başkalarını olabildiğince sömürme taraftarı olduğundan apayrı bir zulüm düzenidir… Görüleceği üzere sosyalizm gibi düzenler insanın en temel özelliklerini ve niteliklerini bile göz önünde bulunduramayarak insana savaş açmaktadırlar…

Bunu ise “insanın mutluluğu, dünya cenneti” adına yapmaktadırlar, bu açıdan gerçek “afyon” olan hiç kuşkusuz ki onlardır!.. Kimileri kendi kısır ve gerçeklerden uzak öğretilerine -diğerlerini ütopik (hayalci) olmakla suçlayarak- bilimsel sosyalizm deseler de hepsi ütopik!.. Kaldı ki, maneviyatı yadsıyan hiçbir öğreti insanlığın sorunlarına çözüm getiremez…

Sömürü Sömürüdür!

“Sömürülen değerler ortadan kaldırılırsa sömürü de ortadan kalkar” düşüncesini taşıyanlar, hastalığa çözüm bulmak yerine hastayı öldürmeyi yeğleyenlerdir!.. Oysa sorun kişilerde değil hastalıktadır; benzer biçimde, değerlerde değil, değerleri yanlış kullananlardadır!.. Kaldı ki sömürülemeyecek hiçbir varlığın bulunmadığı yukarıda belirtildi… Sömürüyü önlemek adına yeni bir sömürü düzeni kurmak, acıdan başka ne getirir ki?..

Evet, böylesi uyuşturucunun yeni bir türü, bir başka put!.. Cemil Meriç’in deyişiyle; “putları kırılan göçmen çocuğu yeni bir put bulmuştur; sosyalizm”!.. İlkinde (kapitalizm) birileri diğerlerini sömürüyor, ikincisinde (komünizm) diğerleri birilerini; fark yok!.. Oysa “bütün karanlıklar aynı siyahtan dokunmuştur” ve İslam dini, putların gölgesinde ezilen bireyleri kurtuluşa, aydınlığa, barışa götüren ışık olma özelliğini sürdürmektedir…

Çatışma; gerçeğin savunucuları ile gerçekdışı kuruntuların yandaşları arasında süregelmiştir, elçiler kişileri bütün kısıtlayıcı bağlardan kurtararak gerçek özgürlük olan bir tek Allah’a kulluğa çağırmışlardır… İnançsızların işi gücü yeni yeni putlar ortaya koymakken, elçilerin işi bu putları kırmak olmuştur… Kişileri alçaklıktan kurtarıp yücelttikleri gibi, bütün dönemler için bunun yolunu da göstermişlerdir… Allah’a ortak koşan, o ortak koştuğuna kul olur, sonuçta kulluktan kaçış düşünülemez…

Gerçek özgürlük, gerçek Tanrı’ya, kulluk edilmeye değer olana kulluk etmekle elde edilebilir; bir yolun kurallarına uymamak özgürlük değil, tersine özgürlüğünü kısıtlamaktır, kendini uçurumdan atarak “uçuyorum” demek gibi!.. Ne yazık ki birçok kimse bu gerçeği anlamak istemiyor… İslam Dini; kula kulluğa başkaldırışın yoludur, oysa diğer düzenler temelde kula kulluğa dayanıyor; insanlığı öldüren, özünden koparan da budur…

Özgürlük Ne Demektir?

Özgürlük kavramı yanlış biliniyor, özgürlük bütünüyle kayıtsızlık değil, uyulması gereken kurallara uyarak kendi sınırlarını aşmamak demektir; yoldan çıkıp da uçuruma yuvarlanan bir arabanın özgürlüğünden sözedilemez!.. Öyleyse bireyin kendi özgürlüğü için sınırlarını bilmesi ve bunlara uyması gerekir; bu sınırları ise hiç kuşkusuz ki en iyi bireyi yaratan bilir… Sınırsız özgürlük var mıdır veya olası mıdır? Hayır, yoksa herkes her istediğini yapabilirdi…

(İnsan aciz bir varlıktır, bu onu küçümsemek değil, gerçeği dile getirmektir; dolayısı ile hiçbir insanın kendini büyük görmeye ve diğerlerini küçümsemeye hakkı yoktur, insan en başta diğer insanlara muhtaçtır, yaşamındaki birçok olguda diğer insanların emeği sözkonusudur, dolayısı ile onlara da saygı göstermek gerekir, yine insan aciz/muhtaç değilse neden yiyor, içiyor, tuvalete gidiyor? vs. İşte bu apaçık gerçekleri gözardı etmemek gerek…)

Oysa insanın da -belirli esneklikler olmakla birlikte- doğa yasalarına bağımlı olduğunu görüyoruz, kendi bedeni üzerinde bile mutlak hakimiyeti yok, birçok davranışını istemdışı yapıyor; istekli yaptığı davranışlarının itici gücü ise bilinci ve iradesi… Peki bunlar ona neden verildi? Kuşkusuz sorumluluğunun bilincinde olması ve bunun gereğini yapabilmesi için, yoksa taşkınlık etmesi için değil!..

Sınırsız özgürlüğün yokluğu ve olanaksızlığı bilindiğine göre, bizim özgürlük sınırlarımızı kim veya ne belirleyecek? Biz mi, bizi yaratan mı? Bu soruya “biz” diye yanıt verenler “bizi” bütünüyle tanıdıklarını söyleyebilmelidirler, yoksa özgürlük adına kişileri esarete sürüklemeleri çok büyük bir olasılıktır ki, yaşanan da budur…

İnsanı, insanın kendisi de içinde, Tanrı’dan daha iyi tanıyan olamaz, dolayısı ile onun sınırlarını da en iyi Tanrı bilir ve belirler, koyduğu sınırlar insanın özgürlüğü ve yaratılış amacını gerçekleştirmesi içindir… O’nun belirlediği yolun dışına çıkan, özgürlüğünden ödün veriyor demektir; evet, yörüngesinden ayrılan dünya ölüdür!..

Yazı yazarken belirli kurallara bağımlı kalırız, neden? Güzeli elde etmek için… Demek ki kuralsızlık çirkinlik doğuruyor… Bu durum birey ve toplum için de geçerlidir, kendi başına bir insan gerçeğe ulaşamayacağı gibi -çünkü algıları sınırlıdır ve sorularının yanıtını verebilecek yeterlilikte değildir- toplum olarak da böyledir; kimse kendi başına buyruk olamaz, böyle bir durum karmaşa ve çatışma doğurur… Demek ki bireyin tek başına yaşayabilmesi için belirli kurallara uyması gerektiği gibi toplumsal yaşamda da yine belirli kurallara uyulmalıdır…

Bu kurallar ise tarafsız, adalete uygun, tutarlı, sonuç getirici, düzeni sağlayıcı olmalıdırlar, bunu ise göreceli insan aklı ve vicdanı ortaya koyamaz; tarih bu gerçeğin tanıklığıyla doludur… Öyleyse yöneliş insanlık için olan dinlere doğru olmalıdır, maddeci kör felsefelere değil!..

Evet, çok farklı dinler bulunmakla birlikte bunların birçok ortak noktası vardır… Din insanın çözüm aradığı hayat, varlık, gelecek, ölüm gibi sorulara çözüm getirdiği gibi, kişinin Yaratıcısı ve diğer insanlarla olan ilişkilerini de düzenler, böylece ona iki dünyada da mutluluk yolunu gösterir…

Dini inkar etmek insanlığı inkar etmektir; hiçbir toplum yoktur ki dinsiz bulunabilsin!.. Hatta dine ve Tanrı’ya inanmayan kişilerin bile bambaşka “inanç”ları bulunmaktadır, demek ki inanç yaratılıştandır ve bu yönelişin de doğru olarak karşılanması gerekir… Kaldı ki bütün düzenler “din” kavramının içinde değerlendirilebilir… Haksızlığa baş kaldırmayı emreden bir dinden ise haksızlık yapması beklenemez…

Çözüm ne dini ortadan kaldırmak, ne de vicdanlara hapsetmektir; tersine ondan en geniş ölçüde yararlanılmalıdır, çünkü gönderiliş amacı budur… Din ise, Hak Din olmalıdır yoksa diğer dinlerin; bozulmuş, değiştirilmiş, uydurulmuş dinlerin çözüm sunabilmesi ve başarıya ulaştırabilmesi mümkün değildir, mutlaka bazı noktalarda eksiklikler taşıyacaktır… Hak Din’dir ki bütün sorunlara çözüm bulur ve başarıya ulaştırır; bu yüzdendir ki sömürü düzenini sürdürmek isteyenler genelde dine değil (ki bu onların kendi inanç dizgesi, yaşam biçimi veya ideolojileri olabilir) Hak Din’e karşıdırlar çünkü Hak Din sömürüyü yoketmek içindir, insanların birbirleriyle ve diğer varlıklarla olan ilişkisini adalete oturtarak zulmü önlemek içindir… Evet, Firavun ve Ebu Cehil gibiler dine değil Hak Din’e (İslam) karşıydılar, tıpkı günümüzdekiler gibi!..

Dinin bazı sınırlamalar getirmesi -ki bunlar her düzende vardır!- kişiyi devre dışı bırakmak için değil, yaşamına güzellik katmak, sonsuz mutluluğa ulaştırmak, düşebileceği sıkıntı ve bunalımlardan kurtarmak içindir… Anlaşılacağı üzere din insan içindir, insan olduğu için din vardır… Din böyleyken, din adına kötülükler ser