Türkiye´de görülmesi şart olan yerler

Yazar jawscod2

Çoban Endymion sizi bekliyor

Büyük ozan Keats´ın en sevilen şiirlerinden birisi genç bir çobanla ilgilidir, çobana Ay tanrıçası aşıktır ama bir ölümlü ile sürekli beraber olamayacağı için belli zamanlarda bir dağda buluşurlar. İşte bu aşkın yaşandığı dağ Türkiye´dedir. Mitolojik adıyla Latmos Dağı, antik Karya yöresinde, şimdiki

Bafa Gölü´nün kıyısındadır. Karya Antik Çağ´da Halikarnas´ın başkentiydi. Gelelim öyküye; bir gece Artemis gümüş arabasıyla göklerde dolaşırken, aşağıya bakar ve bir tepenin eteğinde uyuyan genç bir adam görür. Hızla aşağıya iner ve onu öper, uyanan genç karşısında tanrıçayı görünce şaşırır, tanrıça ona aşkını ilan etmektedir. Sonra tanrıça gümüş parmaklarıyla genç çobanın gözlerini ovalar ve uykuya daldırır. Artemis, her gece gelir ve uyuyan delikanlıyı ziyaret eder. Çobanlık yapan genç, ölümlüdür ama Artemis onun çekiciliğine dayanamamakta ve Olimpos´un yani Tanrılar Dağı´nın yasalarını çiğnemektedir. Sonra çobanı alır ve Latmos Dağı eteklerinde yaptığı küçük bir tapınağa saklar, ona ebedi gençliği aşılar ve her gece ziyaret etmeye devam eder. Bir diğer öyküye göre ise, çobanın adı Endymion´dur ve Yunan Kralı Elis´in oğludur. Bu öyküde Artemis, Ay tanrıçası Selene rolündedir, Endymion´a aşık olunca keyifli bir anında ne isterse yapacağını söyleyen babası Zeus´a yalvarır ve Endymion´u sonsuza kadar uyutmak için izin alır. Yakışıklı Endymion, genç ve yakışıklı kalmak uğruna kabul eder ve ebediyen uyur. Selene ise, her dolunayda gelerek sevgilisini uyurken öper. Öykü bu ama mitolojiye bakılırsa tanrıçanın uyuyan aşkını öpmekle yetineceğini düşünemiyoruz. Çünkü diğer mitolojik kaynaklara göre, Artemis´in elli kızı vardı ve herhalde bunları uyuyan çobanlardan doğurmadı. Ama farketmez, mitoloji çelişkileriyle değil, öykülerin sunduğu bağımsız mesajlarla geçerlidir. Yolunuz örneğin Bodrum´a giderken muhakkak, Bafa Gölü´nden geçecektir, bir yarım saat ayırın ve gölün karşı kıyısına yani Latmos Dağı´nın eteğine geçin. Orada küçük bir yıkıntı bulacaksınız, işte Endymion´un ebediyen uyuduğu yer burasıdır. Hele bir dolunay gecesinde orada olursanız, kimbilir belki de Artemis-Selene´yi uyuyan Endymion´u ziyaret ederken görebilirsiniz. Hele bir de aşıksanız, o zaman Zeus üçüncü gözünüzü açar ve sıradan ölümlülerin göremediklerini görebilirsiniz. Malum ya, aşk en büyük büyüdür…

Efes´e yolculuk ve Xena´nın vatanı

İzmir´in güneyinde, Selçuk kasabasının hemen yanında dünyanın en önemli antik kentlerinden birisi vardır; Efes. Efes, geçmişte İyonya Konfederasyonu´na dahildi ve Küçük Asya´nın en önemli kentiydi, ticari gücüyle İzmir ve Bergama ile rekabet ediyordu. Bugün orada geçmişi 12. Yüzyıl´a kadar uzanan çok etkin kalıntılar vardır. Efes´de birçok kent kurulmuştur, 400 yıl içinde yedi kez yıkılmış, yakılmış ve yeniden kurulmuştur ve Efes´de Artemis veya Diana adına kurulmuş en büyük tapınak vardı. Artemis Tapınağı, efsanelere göre Amazonlar tarafından kurulmuştu, bin yıllar boyunca bir ağacın yanında simgelenerek toprak ana imajıyla beslendi, büyüdü. Amazonların kutsal kadını, sonunda Artemis´e dönüştü. MÖ 550´de Krezüs, yıkılan tapınağı tekrar yaptırdı ama MÖ 356´da İskender´in doğduğu gecede, bir çılgın tapınağı ateşe verdi. Artemis´in o gece İskender´in doğumuyla ilgilendiği için, tapınağını koruyamadığına inanıldı. Sonra çok daha büyük boyutlarda bir kez daha inşa edildi ve artık Dünyanın Yedi Harikası´ndan biriydi.

MS 265´de Gotlar tarafından yine yıkıldı. Bugün geride hiçbirşey yok. Çalınıp dünyanın önemli müzelerine götürülen parçalar dışında, bugün tapınağın yerinde birkaçtaştan başka birşey yok. Efesliler, Apollo´nun kızkardeşi, gecelerin tanrıçası Leto´nun kızı Artemis´e taparlardı. Tanrıça Artemis, Apollo´dan bir gün önce, Efes yakınında Ortygia´da doğmuştu ama ikizi Apollo ise Yunan adalarından Delos´da doğmuştu. Mitolojinin bir diğer oyunu daha; anlaşılan Leto önce kızını doğurmuş ve aynı gün içinde Ege Denizi´nin ortasındaki Delos´a gitmiş ve orada oğlunu doğurmuştu. Peki, bunu nasıl yaptı? Şimdi gelin de, Von Daniken´a inanmayın, Leto ancak hava yoluyla bunu yapabilirdi. Neyse, Efes Roma döneminde Roma Asyası´nın başkentiydi, çok güçlü bir ticari merkezdi, ihtişamlı ve görkemli bir kent olarak çağın en parlak kentlerindendi. İmparator Trajan tarafından yapılan 25.000 kişilik tiyatrosu, hala kullanılmaktadır. Efes´in Hıristiyanlık´taki yeri çok büyüktür, ilk İncil´de Paul´un Efesliler´e Mektubu´nda adı geçer. Paul, Tarsus´da doğmuş ve üç yıl Efes´de yaşamıştı. Efsaneye göre Meryem Ana da, oğlunun ölümünden sonra Efes´e geldi, yaşamının son yıllarını orada yaşadı ve öldükten sonra Efes´de bir yere gömüldü. Birçok güvenilir kaynağa göre, Meryem Ana, Aziz John ile beraber Efes´e MS 40´da gelmiş ve kentin hemen yanındaki Bülbül Dağı´nda yaşamıştı.

Antep Megalitleri

Antep fıstığı, baklavası ve köftesi ünlüdür ama megalitlerini kimse bilmez. İşte size yöresel bir mit; İlyas Özbakış adlı bir Antepli anlatıyor; “Dedemin anlattığı bir öykü var; bir akşam üzeri megalitlerin yakınındaki tarladan eve dönmeye hazırlanıyormuş. Yürürken arkasından bir vızıltı sesinin geldiğini duymuş, aynı anda da ağaca bağlı olan atı kişneyerek, panik halinde tepiniyormuş. Tam o anda dedem kayanın üzerinde insana benzer bir şekil görmüş, hemen ardından da ikincisinin kayanın altında durduğunu farketmiş. Yukardaki ellerini kollarını sallarken, aşağıdaki yukardakine aynaya benzeyen bir aletle bakıyormuş. Elbiseleri o kadar parlakmış ki, dedemin gözleri kamaşıyor, bakamıyormuş. Sonra yukardaki adam geriye doğru çekilip, alttaki ise aynı anda yokolmuşlar. Dedem o anda, tüm tüylerinin kalktığını hissetmiş, Sonra yine vızıltı sesi yine başlamış ve kayanın ardından

göğe doğru altın renkli bir top yükselmiş ve kuzey doğru giderek görünmez olmuş. Dedem ne görmüştü? Rahmetli olayı hiçbir kelimesini değiştirmeden yüzlerce kez anlattı. Kimdi onlar ve altın top neydi? Ben megalitleri inceledim, bana göre belli bir yıldız grubuna göre yerleştirilmişler, sanırım Regulus ve Denebola takım yıldızlarıyla benzerlik gösteriyorlar.” Anlatı böyle, İlyas Özbakış´ın dedesinin UFO´lardan, uzaylılardan haberi yoktu, onun kültüründe bunlar yoktular. Burası ilginç ama cevap yok. Bizi ilgilendiren şey şimdilik megalitlerden ibaret. İngiltere´deki, Fransa´daki benzerlerini görmeye gelen yüzbinlerce turisti gördükten sonra neden Antep´e kimse gelmiyor diye hayıflanıyoruz…

Harran piramitleri

Harran, Gap´tan sonra bir cennet olma yolunda. Kurak topraklar yeşeriyor ve yaşama dönüyorlar. İnançlara göre Harran, Adem´in dünyaya indikten sonra çiftçiliğe başladığı ilk yerdir, toprağın bereketi Adem´in elinden gelmektedir. Mezopotamya mitlerinde Ay tanrısı Sin, Sümerler´in Güneş tanrısı Samaş ile Yıldız tanrı İştar´ın babası, evreni yaratan Enlil ile Ninlil´in oğludur. Tevrat, Sin´den bahseder, İbrahim Peygamber´de Sin´in yönettiği Ur yöresinde doğmuştur. Zaten İbrahim´in yaşadığı bölgenin Şanlıurfa ve Harran olduğuna inanılır. Bu mitlere göre, Harran kozmolojik bir merkez olarak düşünülür. 9. Yüzyıl´da Ay´a ve yıldızlara tapan Sabiiler´in yaşadığı Harran´dan Kuran´da da, Bakara ve Hac Sureleri´nde söz edilir. Sabiiler, iyi şeytan Azimun´a taparlar, Adem´in oğlu Şit´e, İdris Peygamber´e (Yunan´da Hermes) ve mitolojik ozan Orfeus´a taparlardı. Kısacası Harran, bu görkemli mitolojik birikimiyle sıradan bir yer değildir. Yeniden doğan Harran´ı görmenin ötesinde,

ünlü piramit evleri görmek te önemlidir. Harran´ın piramit evleri hayvanları ve bitkileri korumak ve verimli kılmak için kullanılıyor. Kışın sıcak, yazın serin oluyarlar. Tavukların Harran evlerinin içinde daha çok yumurtladıkları, koyun ve ineklerinin sütlerinin arttığı, yiyeceklerin uzun süre bozulmadan kaldığı, soğanların filiz verdiği anlatılıyor. Kısacası Harran ve piramit evleri görülmeye değer. Sahi artık Gap Turizmi´ne sıra gelmedi mi?

Yedi Uyuyanlar´ın radyasyon etkisi

Yedi Uyuyanlar´ın öyküsünü herkes bilir, tekrara gerek yok ve Anadolu´da dokuz tane Yedi Uyuyanlar Mağarası vardır. Hepsi de gerçek kabul edilir ama Tarsus´daki ve Efes´deki mağaralar en ünlüleridirler. Oysa Efes´deki mağara, sadece ilk Hıristiyanların saklandığı bir yerdir. Asıl ilginç olan ise, Tarsus´dakidir. Tarsus Yedi Uyuyanlar mağarası, piramit şeklindeki bir dağdadır. Mitolojide Yedi Uyuyanlar´ın Benelüs

adlı bir dağa çıktıkları anlatılır; sözcük ilginçtir; Latince´de “Bene” iyi, güzel, “lüs” veya “lux” ise ışık demektir yani dağın adı “Güzel ışık dağı”dır. Başka bir kaynak dağın adının “Enceladüs” olduğunu yazar ama Encaladüs Yunan mitlerinde Zeus´un ışığını taşıyan devin adıdır. Zeus onu, Etna yanardağının altına gömmüştür yani yine ışıklı bir dağa. Görüldüğü gibi, karıştırdıkça iş uzuyor, Yedi Uyuyanlar´ın ardında birşeyler var ama herhalde hiçbir zaman gerçeği bulamayacağız. Efsanelerin, mitlerin keyfi burada, bizleri düşündürüyorlar. Işıklı dağ tanımı, bizi Tarsus´daki mağaraya götürüyor çünkü burada garip bir inanç geçerli. İçerde garip bir taş var ve yöre halkı bu taşın bereket verdiğine, çocuk doğuramayan kadınlara iyi geldiğine inanıyorlar. Kısır kadınlar gelip taşın üzerine bacaklarını açarak oturuyorlar ve bekliyorlar. Bu nasıl bir inanç? Taşın karanlıkta parladığını söyleyenler var. Yoksa taş radyoaktif mi? Nereden nereye, değil mi? Yani orada geçmişte bir yerlerde, kemoterapi mi yapılıyordu? Hadi canım, diyebiliriz ama bu Tarsus´a gitmemizi engellemez. Çünkü yöre çok çok ilginç, yeraltının sayısız tünelle dolu olduğu da söyleniyor ve orada çok önemli birşey daha var; Donukkaya´dan söz ediyoruz…

Donukkaya ve Stonehenge

Dünyanın en çok turist çeken on yerinden birisi, İngiltere Salisbury´deki Stonehenge´dir. Kimlerin, ne zaman ve ne amaçla yaptıkları hala kesin olarak bilinmeyen Stonehenge, gerçekten de çarpıcıdır ama acaba dünyada tek midir? Belki veya değil. Bir adayımız var; Tarsus´daki Donukkaya veya Dönüktaş ya da Donuktaş. İsmin kökeni şimdilik bilinmiyor. Bir dikdörtgen şeklinde, uzun kenarları dıştan 115 metre, içten 87 metre, genişliği 42 metre, yüksekliği ise 8 metre. Stonohenge gibi, neden yapıldığı bilinmiyor. Birkaç kazı yapılmış ama bulunanlar çok daha sonraki çağlara ait. Bir söylenceye göre, Donukkaya Asur Kralı Asurbanipal´in mezarı, Kral burada Persler tarafından öldürüldü ve gömüldü. Ama pek geçerli bir iddia değil çünkü böylesine görkemli ve ünlü bir kralla ilgili birşey bulunmuş değil ve bazı uzmanlara göre Donukkaya, Asur döneminin çok öncesinden kalma. Kazılarda sadece Roma döneminden kalma birkaç silah ve kemikler bulunmuş. Duvarların yapısı garip çünkü dıştan baktığınızda duvarların üstünün temelinden geniş olduğu görülüyor yani temelde beş metre kalınlığı olan duvar, tepede 8 metreye kadar genişliyor. Veya altta bir dikdörtgen temel var, üzerine daha geniş bir dikdörtgen konulmuş. Yapının içinde enine bir dikdörtgen daha var ama ne duvarlara ne de içerdeki yapıya inen veya çıkan bir bağlantı yok yani ne merdiven kalıntısı var ne de başka

birşey. Ama daha da garibi, Donukkaya´nın dışarsı ile de bağlantısı yok yani kapısı da yok, sonraki yüzyıllarda birileri duvarın bir yerini yıkıp, bir giriş açmışlar. Peki Donukkaya´ya nasıl girilip, çıkılıyordu? Tam ortada zeminde bir delik veya giriş ya da mağara giriş var ama nereye açılıyor. Bunu bilen bir yetkili yok ama yöre halkı ilginç şeyler anlatıyorlar; eskilerde yeni evlenenler bu girişten içeri girer ve yapının dışındaki bir başka yerden çıkarlarmış, böylece evliliğin iyi olacağına inanılırmış. Ama birgün bir çift dışarı çıkmamış ve bir daha bulunamamışlar, ondan sonra da giriş yasaklanmış. Donukkaya´nın yukarda adı geçen Yedi Uyuyanlar Mağarası´na yakın olması bir başka ilginç olay. Sonuç olarak Donukkaya çok ilginç bir yer, İngilizler kadar akıllı olsaydık herhalde Donukkaya turislerle dolup taşardı. İsmi bile tartışmaya açık; Dönüktaş ne demek? Nereye dönük? Uzaya mı? Gizem turizmi bunları çağrıştırıyor ve düşündürüyor. Unutmayın ki, Daniken´ın rehberliğini yaptığı turist grupları dünyanın gizemli yerlerini dolaşarak milyarlar kazandırıyorlar ve üstelik Türkiye´ye geliyorlar. Bizim turizmcilerin hali ise, kendiliğinden gizem. Haberleri bile yok, halı mağazalarından ve kuyumculardan burunlarını çıkaramıyorlar.

Meryem Ana ve Şirince

Ege doğanın özel armağanlarıyla süslüdür. Tüm çabalarımızla doğayı öldürmeye çalışmamıza rağmen güzellikler yaşamaya devam ediyorlar. Eski bir Rum köyü olan eski adıyla Kirkince sonra Çirkince, şimdi de Şirince Köyü Selçuk ilçesinin hemen ardında ya da Selçuk Şirince´nin bulunduğu dağın eteklerinde. Köy ve yöre bir doğa harikası, 9 km´lik bir tırmanmadan sonra köye ulaşılıyor. Şimdilerde turizmin yoğun ilgisi var, otobüsler peşpeşe gidip geliyorlar. Tehlike başlamış bile, şimdiden kuraldışı yapılanma girişimleri görülebiliyor. Otantik mutfağı, pansiyonları, muhteşem çam ormanları ve nefes alıp veren bir canlı olduğunuzu hatırlatan atmosferiyle Şirince gerçekten doyumsuz bir yer. Şirince, Ege insanlarının Türk-Rum tarihinde çok önemli bir yere sahip ama asıl ilginç yanı Meryem Ana ile ilgili olması. Şirince inançlarına göre yüzyıllar öncesinde, Şirince köylüleri her yılın 15

Ağustos´unda uzun tören konvoyları oluşturur ve Efes´in yanındaki Bülbül Dağı´na doğru ilahiler ve dualar okuyarak yürürler ve kutlamalar yaparlarmış. Törenin gerçek amacı bilinmiyor, sadece Meryem Ana adına yapılıyormuş. Bu olay, Meryem Ana´nın Efes´de yaşadığı ve öldüğü tezine destek veriyor yani Kutsal Anne´nin yörede yaşadığının kanıtlarından birisi olarak kabul ediliyor. Şirince´de iki antık manastır var, birisi restore edilmiş ötekisi ediliyor. Başka bir söylencede ise Meryem Ana´nın aslında bu yörede yani Şirince´nin çok yakınında yaşadığı anlatılıyor. Şöyle veya böyle Şirince´ye gidin, özgün mutfağını tadın, yerel şarabı için, geceleyin ve ihtişamlı çam ormanlarında yürüyüş yaparak, bin yıllar öncesini düşleyin. Belki de Meryem Ana ve Aziz John´un yürüdüğü yerde yürüyor olabilirsiniz…

Eğer gerçekten yaşamınızın en azından bir bölümünü Indiana Jones gibi yaşamak istiyorsanız ve şu veya bu şekilde dünyanın bir yerlerini gezebilme fırsatını elde edebilirseniz, görmenizin şart olduğu yerler vardır. Hele bir de sık sık yolculuk yapabilenlerden birisiyseniz, bu yerleri muhakkak görmelisiniz. Günlerinizi alışverişle, kumarla, anlamsız gezilerle geçirmenin ötesinde davranarak, Gizem Turizmi´ni yaşamanız sizi farklılaştıracaktır. Üzerlerine binlerce kitabın yazıldığı kayıp uygarlıklar ve kentler sizlere kendi içinizdeki göremediğiniz yerleri açabilir veya kapalı kapıları aralayabilir.

Mısır´da Giza Piramitleri, İngiltere´de Stonehenge, Nemrud Dağı, Paskalya Adası, Mekke, Medine gibi bilinen kutsal gizem merkezlerinin dışında kalan bir grup yeri bu yazıda tanıtacağız. Seçim dünyaca ünlü turizimci ve yazar David Hatcher Childress tarafından yapılmıştır.

1. Atina, Akropol ve Partenon;

Yunanlı tarihçi ve filozof Plato, MÖ 400´de, kendisinin gezgin-filozof Solon´la ilişkisini anlatırken, MÖ 590´da Solon´un Mısır´ ziyaret ettiğini ve Mısırlı rahiplerden MÖ 9.000´lerde Atlantis´le, Atina arasındaki büyük bir savaşın yaşandığını öğrendiğini de belirtiyordu. Mısırlı rahipler, Solon´a dünyanın birkaç kez yokolduğunu ve bu yüzden Yunanlılar´ın geçmişlerini unuttuklarını söylemişlerdi. Yunan Mitolojisi´ne göre Atina, MÖ 10.000´lerde Tanrıça Atena

tarafından kuruldu. Biraz daha önçelerde, tüm Akdeniz çökerek, sular altında kalmış ve Ege Denizi ortaya çıkmıştı. Modern tarihçiler ise, Atina´nın MÖ 1.400´lerde kurulduğu konusunda tartışırlar. Atina çok güçlü bir kent-devletti. Acropol Tapınağı, Lübnan´daki Roma yapımı Baalbek´de olduğu gibi daha önceden kalmış olan taş blok temellerin üzerine kuruldu ve daha sonra MÖ 447´de Partenon inşa edildi. Bugün Atina´ya gittiğinizde, Plaka adlı yörede yer alan eski kentin dar sokaklarındaki restoranların ve dükkanların arasından geçerek, Akropol´e doğru ilerlerken, unutmamanız gereken şey, uygarlığın en uzak geçmişinin üzerinde yürüdüğünüz olmalıdır. Yunanistan´a gidildiğinde tüm gizemcilerin görmesi gereken bir diğer önemli yer Thera veya Santorini Adası´dır. Santorini birçok Yunanlı arkeolog için Plato´nun Atlantis´idir, adaya uçakla bir saat içinde ulaşılabilir. MÖ 1450´de patlayan Thera Volkanı, bugünkü yarım ay biçimindeki, denize dik kıyıları olan adayı oluşturdu. Santorini, bir kraterin yanıbaşındaki dimdik uçurumun üzerindeki bir otelde oturup, gün batımında sınırsız bir ufkun portakal, kırmızı ve sarı renklerin her tonuyla boyandığını, içkinizi içerek seyredebileceğiniz dünyadaki tek yerdir.

2. Luxor, Karnak ve Krallar Vadisi;

Tarihi Luxor, antik Teb yani Yukarı Mısır´ın başkentidir. Burada bulunan Karnak, Amon-Ra adına yapılan tüm Mısır´ın en büyük tapınağıdır. Dev tapınağa doğru yürürken, görkemin titreşimi altında ezilir, antik Mısır uygarlığının büyüklüğüne olan saygınız katlanarak büyür. Buradaki duvarların ve sütünların yüksekliği 30 metreyi aşar ve de binlerce yıldan beri ayaktadırlar. Kıyıya yanaşan beyaz yelkenli sizi buradan alırlar ve Nil kıyısı boyunca taşıyarak Krallar ve Kraliçeler Vadisi´nin yeraltı

mezarlarına ulaştırırlar. Vadi´de hiçbir piramit mezar veya piramite gömülü firavun yoktur. Bunun yerine yeraltında tonozlu kaya mezarlara gömülü mumyalar bulunmuştur. Burada ölümden sonra yaşama yeniden dönüleceğine inanılmıyordu. Akhenaton ve Nefertiti gibi Atonist yani tek tanrıya inanan liderler mumyalama inancına karşı mücadele ederek, ölüleri yaktırmışlardı. İlk Hıristiyanlar´da reenkarnasyona yani ruhun yeniden doğmasına inanıyorlardı, bu yüzden onlar da mumyalamayı ve cesetleri tahnit etmeyi yasakladılar. Karnak´da her gece yapılan Işık ve Ses gösterilerini muhteşem bir olaydır. Daha küçük bir gösteri Luxor´da yapılır. Bu arada, Nil boyunca dolaşırken karşınıza çıkan Arap pazarları da sizi büyüleyecektir. Halıcılar, kahvehaneler ve papirüs dükkanları çarpıcıdır, dikkat etmeniz gereken şey dükkan sahiplerinin pazarlıktaki acımasızlığı ve sokak satıcılarının saldırganlığıdır. Günümüz Mısır´ındaki turizme zarar veren iki felaketin birincisi dinsel terör, ikincisi ise turistik satıcılardır. Karnak´dan kuzeye yola devam ettikten birkaç saat sonra Abydos Tapınağı karşınıza çıkar. Burada Mısır krallarının kronolojik bir listesi vardır. Tapınağın arkasında ünlü Osirion yani Osiris´in Mezarı vardır, Mısır öncesinde kalan megalitik yapının yarısı bataklığa gömülüdür. Bazılarına göre vadi Atlantis döneminden kalma bir denizin yatağıydı; o dönemlerde Akdeniz yoktu; antik Osirian uygarlığı egemendi. Osirion´un duvarları ilginçtir, poligon taş blokların aynıları Peru´da bulunmuştur.

3. Kudüs, Mescidi Aksa ve Süleyman Tapınağı;

Lübnan´daki Baalbek Tapınağı´nda olduğu gibi Kudüs de, dev bir megalitik platformdur, antik kentin dev kalıntıları tüm görkemiyle ayaklarınızın altına yayılır. Peygamber Kral Süleyman, ilk tapınağını, şimdi ünlü Ağlama Duvarı´nın bulunduğu tepeye, dişbudak ağaçlarının arasına yapmıştı. Tapınakta, Atlantis´den geldiğine inanılan Ahid Sandığı saklıydı. Sandık tapınağın yapımından evvel, Büyük Piramit´teki Kral Odası´nda saklıyordu. Tapınak, 10. Yüzyıl´da Romalılar tarafından yıkıldı, kalıntıların üzerine Müslümanlar Kaya Camii´ni “Mescidi Aksa” yı inşa ettiler. Camii, şu anda İslam dünyasının üçüncü kutsal yeridir. Tepede antik kentin duvarlarının arasında yürürken, bir kahveye oturup dünyanın en eski görüntüsünü seyredebilirsiniz. Kudüs´den bir günlük yola gidip, Qumran Mağaraları´nı ve Ölü Deniz´i görmeniz elzemdir; “Ölü Deniz Yazmaları”nın bulunduğu Qumran ve dünyanın en tuzlu ve derin gölü olan Ölü Deniz kıyıları, Tevrat ve İncil´in anlatılarıyla doludur. ve Roma´ya karşı direnen ilk örgüt olan mistik tarikat Esseneler´in yaşadığı Ein Gedi Ölü Deniz kıyılarındadır. Esseneler´in, İsa Peygamber´i yetiştirdiklerine ve Hıristiyanlığın temellerini attıklarına inanılmaktadır. Aksa Camii´sindeki kaya İslam alemi için çok önemlidir çünkü Hz. Muhammed bu kayaya basarak, Mirac yolculuğuna çıkmıştır. İnançların ötesinde, Aksa Camii´nin, ilk Süleyman Tapınağı´nın üzerinde bulunması nedeniyle arkeolojik kazıların yapılamamasına neden olmaktadır. Böylesine önemli bir dinsel yapının yani Aksa Camii´nin yıkılması asla

düşünülemeyeceğine göre, geçmişin bilgilerine bazen neden ulaşılamadığı da anlaşılabilir çünkü dünyanın birçok yerindeki kutsal ve antik yapılar, kendilerinden öncekilerin üzerlerine yapılmıştır.

4. Tac Mahal

Tarih sürprizlerle doludur; bazen hayalinizin çok ötesinde olaylarla karşılaşabilirsiniz. İşte Tac Mahal bunların en iyi örneklerinden birisidir. Şah Cihan tarafından karısı Mümtaz´ın anısına, beyaz mermerden yapılmıştır. Havuzları ve çiçek bahçeleri gerçek anlamda mistik duygular uyandırır. Tac Mahal´ın dolunaydaki görüntüsü inanılmazdır, hele göğün açık olduğu bir gecede, mermer anıtın ışıltısı büyüleyicidir. Tac Mahal, Yeni Dehli yakınındaki Agra´dadır, trenle gidilir. Yine aynı yörede bulunan antik Moğol kenti Fatipur Sikri´de görülmeye değerdir. Kentin sulama kanalları çağının ötesindedir. Bütün yöre, Benares´e kadar uzanan MÖ 12.000´lerdeki Rama İmparatoruğu´idi. Tanrısal Rama´nın mitik anlatıları, Hint Mitolojisi´nin önemli bir parçasını oluşturur. Kızıl kil topraktan yapılmış minarelerin, Hindu mistisizminin ve dev bir mitolojinin ağırlığını hissederek Agra´da Tac Mahal´a doğru ilerlerken, aklınıza gelecek ilk şey, çağları aşan bir aşkın kanıtıyla karşılaşacağınız olacaktır.

5. Kathmandu, Swayambu Tapınağı ve Bodinath Stupası

Tarihi Kathmandu, Himalayalar´ın çevrelediği bir vadidedir. Buda buradaki Nepal kenti Lumbini´dendi ve inançlara göre İsa´da Lumbini´ye gelerek, Kathmandu´daki Swayambu´da yaşadı ve daha sonra da Tibet´e başkent Lhasa´ya geçti. İsa´nın haça gerildikten sonra ölmeyip, Nepal, Kathmandu ve Tibet´te yaşadığı başlıbaşına bir iddia ve inanç konusudur. Swayambu, dev bir höyüktür ve zirvesinde çarpıcı bir Budist tapınağı yer alır. Tüm Hint yarımadasında dikkat edilmesi gereken ön önemli şeylerden birisi saldırgan maymunlardır, elinizdeki yiyeceğe bile saldırabilirler ve ısırılabilirsiniz. Antik kentin sokakları otantik dükkanlar ve sayısız tapınakla doludur, her yer buhur kokularıyla

kaplıdır ve kulaklarınızdan çan ve zil sesleri eksik olmaz. Bodanath Stupa´sı ise kentin en önemli Budizm merkezlerinden birisidir. Kathmandu otellerinin özgün mutfağı birçok kişi için denenmesi gereken bir olaydır. Her yer Himalayalar´ın gizemli dev yaratığı Yeti ile ilgili öykülerle doludur. Eğer Kathmandu´ya kadar gidecek olursanız ve birkaç gününüz daha varza Çin yetkililerinden gereken izni alarak, muhakkak Tibet´e geçin ve dünyanın damı Lhasa´yı görün. Potala Sarayı Tibet Budizmi´nin kalbidir. Çin işgali nedeniyle kutsal Dalai Lama bugün, Hindistan Dharmsala´da yaşıyorsa da, Lhasa hala Tibet Budizm´nin yaşadığı sihir ve gizemli dolu bir kenttir.

6. Mesa Verde; Kaya evler

Antik Mesa Verde, New Mexico´nun kuzeyinde Chaco Canyon´un yakınlarındadır. Mesa Verde´de yaşayan Arizona´nın Hohokam kızılderililerinin, Toltekler´in soyundan geldiklerini kabul edilmektedir. Mesa Verde, birçok antik kızılderili yerleşim merkezinde olduğu gibi, bir duvar kaya-kenttir. Mesa Verdeliler duvarlara Orta Amerika´nın egzotik kuşlarını, kristal taş kalemler kullanarak çizmişlerdi. Kaya evlere tırmanıp gezerken, gözden kaçırılmaması gereken bir yer de, Mesa Verde piramitidir. ABD gezinizi Miami plajları, San Francisco barları ve New York Mall´ları saplantısından kurtarıp, Mesa Verde´ye ulaştıysanız, güney Utah Eyaleti´ndeki Hopi

Mesaları´nı ve Canyonlands National Park´ı da muhakkak görün. Mesa Verde, aynı zamanda da kayıp Anasazi kabilesinin yokolduğu yerdir. Yine aynı yörede Sedona yakınında Aztek Kralı Montezuma´nın şatosunu ve Zuni Pueblo bölgesini görebilirsiniz. Kaybolmuş büyük bir bir uygarlığın silik görüntüleri, Mesa Verde´yi gezdiğinizde yeniden gözlerinizin önünde canlanacaktır.

7. Teotehuacan,Güneş ve Ay Piramitleri, Quetzalcoatl tapınağı.

Mexico vadisi boyunca yayılan Aztek kalıntıları büyüleyicidir. Tenochtitlan bir gölün ortasındaki bir adaya kurulmuş bir Aztek kentidir; ada şu anda bin yıllardan beri olduğu gibi yumuşak göl yatağına yavaş yavaş batmaktadır. Hemen yakında, Mexico Üniversitesi´nin yanında bulunan Cuiquilco kalıntıları 9000 yıllıktır. Ama yöredeki tüm antik kalıntıların en çarpıcısı kutsal Toltek kenti Teotihuacan´dır. Güneş ve Ay piramitleriyle Quetzalcoatl Tapınağı hemen dikkat çeker, kuzey ve güney Amerika´dan gelen antik hacılar,

piramitler arasında gidip gelerek hac görevlerini yerlerine getirirlerdi. Gezinize bir gün daha eklerseniz, Mexico City´nin üç saat kuzeyindeki Tula´da bulunan ve Atlantis´den kaldığına inanılan dev tapınağın 25 metrelik sütünlarını görebilirsiniz.

8. Machu Picchu

Peru´nun Urubamba Gorge bölgesindeki megalitik antik kent. Hiç kimse, vahşi bir ormanın içinde, bir dağın tepesindeki bu efsanevi, kutsal kentin geçmişini bilmiyor. Hatta adı bile tartışmalıdır, şu anda kullanılan Machu Picchu adı aslında dağın adıdır. İnkalar´a atıf yapılsa da, Machu Picchu´nun İnka hanedanından öncelerde de, Ollantaytambo, Cuzco ve Tiahuanaco kentlerinin yapımından evvel de varolduğu bilinmektedir. Saklı kente, Kutsal Vadi´den geçilerek Urubamba Irmağı´nın alt cangıl ormanlarının içinden geçen yolla ulaşılır. Çevresel görüntü, dünyanın en çarpıcı görüntülerinden birisidir. Ama siz, Cuzco´dan kalkan ve zirveye Machu Picchu istasyonuna giden treni tercih edin,

bu arada Huaynu Picchu adlı kayalara oyulu tünelin içinden geçeceksiniz. Güney Amerika´da birçok antik kent kalıntısı vardır ama Machu Picchu bir başkadır; öylesine canlıdır ki; ıssız sokaklar dün terkedilmiş gibidir ve hala tarihin bulanık ve sisli görüntüleri hissetmek mümkündür. Yeter ki gönlünüzde, gizem tutkusu olsun.

9. Tiahuanaco, Güneş Kapısı ve piramitler.

Tiahuanaco, Güney Amerika´nın en eski kentlerinden birisidir, geçmişi binlerce yıl öncesine dayanır. Tahminler MÖ 3000 ile 24000 yıl arasındadır. Antik kente, Bolivya´nın başkenti La Paz´dan iki saatlik bir yolu aşarak ulaşabilirsiniz. Yöre And Dağları´nın soğuk, çıplak ve rüzgarlı coğrafyasına sahiptir. Piramit ve kentin duvarları megalitik taş bloklardan

yapılmıştır. Güneş Kapısı´nda garip hiyeroglif şekiller ve tuhaf çarpık, şaşı bakışlı heykeller görülebilir. İki km. ötedeki Puma Punku´daki kanallar ve tapınak da görülmeye değerdir, dev kesme taş bloklar dikkat çeker. Ve tabii, burada dünyanın en yüksek gölü olan Titicaca bulunmaktadır. Peru-Bolivya sınırındaki karlı dağların arasındaki gölün ortasında kutsal bir ada vardır; kutsal Güneş Adası´nda ilk İnka olan Manco Capac´ın yaşadığına inanılır. Capac, 4. Yüzyıl´da buraya gelmiş ve bir mağarada yaşamıştır. Bölgenin bir diğer ilginç yanı çok fazla UFO gözleminin yapılmasıdır. Hemen hergün birçok UFO tanığı ortaya çıkmakta ve haberler verilmektedir.

Bu yazı toplamda 113, bugün ise 0 kez görüntülenmiş


Aradığınız bu haberimizde yoksa, alttaki kutucuğa yazarak google yada sitemizde arama yapmak size yardımcı olabilir.
Google
 

CommentYorum


Kapat
E-posta ile paylaş